Röportaj: Almanya’ya Yerleşmek ve Münih’te Yaşam Üzerine

Yurt dışına göç röportajları serimizde bu sefer konumuz Almanya’ya yerleşmek, odağımız Münih’te yaşam. Uzun süredir Almanya’ya ilişkin bir röportaj yapmak istiyor ve bunu gerçekten hem orayı, hem de oralara yerleşme sürecini en doğru ve detaylı ifade edebilecek, özellikle de bizim nesilden biri ile yapmayı umut ediyorduk, çünkü sizlerden de bu konuda röportaj yapmamız için çok mesaj geliyordu. Sonra umutlarımızın zirvesini gördük ve uzaktan uzaktan çok sevdiğimiz, pek sevdiğimiz sevgili Doğacan Onaran ile röportaj yapma imkanımız oldu ve tam olarak hayal ettiğimiz gibi bir içerik ortaya çıktı. Almanya’ya yerleşmek, Münih’te yaşamak ya da bunların hiçbiriyle kesişmese bile yurt dışına göç etmek gibi bir niyetiniz varsa bizce her anlamda acayip yol gösterici bir şey ortaya çıktı, iyi okumalar!

Almanya'ya Yerleşmek
Kaynak: https://www.thecrazytourist.com/25-best-things-munich-germany/

Bu sefer konu bilmediğimiz yerden geldi, ödevi yapmadan derse gelmiş gibi hissediyoruz, çünkü Münih’e henüz hiç ayak basmadık. Orada yaşıyor olmanın özel bir sebebi var mı, yoksa özellikle ben “Münih’te yaşamak istiyorum” gibi bir durum mu vardı?

“Hoş gelin, sefa getirin, her zaman bekleriz” diyerek başlayayım madem. Artık “buralıyım” diyebilirim zira. Ama bunun eşiği önce çok yoğun ve azami kafa karışıklığıyla geçen ilk 3 yıl, sonra da 5. yıl oldu. Öncesi bu soruya cevap vermek için erken olurdu. Sindirmesi zaman alan bir değişim çünkü. Sadece ev değil, sokak değil, iş değil, şehir değil; ülke değiştirdim. Dil değiştirdim, toplum, kültür, tarih, meteoroloji, mizah, kafa yapısı, düşünüş şekli, sistem işleyişi, medeniyet değiştirdim. Arkadaş ve aileden uzakta, konfor alanımın çooook ötesinde bir bilinmeyene gittim. Bu zaman eşiği herkese göre değişebilir tabii ki. Her ne kadar yeniye hevesli, motivasyonu yüksek, öğrenme radarları sonuna dek açık; aidiyet, mülkiyet, dünya vatandaşlığı gibi konulara kafa patlatan biri olsam da, ancak 5. yılı devirdikten itibaren, burada bazı haklar elde ettikten ve pek çok badireler atlattıktan sonra “buralıyım” diyebiliyorum.

Bugün Münih’e taşınalı 5,5 yıldan fazla oluyor, 2013’ün ılık ve tatlı bir Nisan günüydü, başıma geleceklerden habersizce doldurdum 2 valizimi, yüklendim sırtıma yeni bir hayatı, koydum cebime kalbimi geldim. Sorunun ikinci kısmına geri dönecek olursak, evet gelişimin aşırı özel bir sebebi var: aşık oldum ve ‘elmamın diğer yarısı’ Münih’te yaşıyordu.

Kaynak: clearlens / shutterstock

İyi ki Münih’te yaşıyoruz, çok doğru seçim olmuş gibi bir hissin var mı peki? Ne bilelim, “Berlin olsaydı keşke ya” diyor musun mesela ya da Türkiye’ye özlem duyuyor musun? Seviyor musun yaşadığın şehri, bağ kurabildin mi? Bize şehrin seni mutlu eden, gülümseten yönlerinden söz edebilir misin biraz?

Kesinlikle o “iyi ki” hissi var. Ağzımdan da çok kereler çıkmıştır bu. Münihli’den çok Münihli oldum diyebilirim. Ne tarafa gidersek gidelim, döndüğümüzde “oh be!” diyoruz. 18 milyonluk kaotik İstanbul’dan sonra 1,5 milyonluk düzenli, temiz, saygılı bir şehirde yaşamak inanılmaz ferahlatıcı.

Ulaşım aracımız hava 6 derecenin altına düşmedikçe ve yağış olmadıkça bisiklet. Avrupa’da oturumunuz olduğu için Schengen’e bağlı her ülkeye ulaşım serbest. Bunun nasıl bir lüks olduğunu anlatamam, yaşamak gerek. Sınırlar kağıt üzerinde, AB ülkeleri arası yolculuklarda ekstra evrağa, onaya gerek yok.

Münih, Avrupa’da yaşam standardı en yüksek, en “yaşanabilir” kentlerin başında geliyor. Almanya’nın ve AB’nin ekonomi lokomotifi. Otomotiv sanayisinin ve bira üretiminin baştacı. Bavyera’nın gururlu başkenti ve geleneklerine fevkaladenin fevkinde bağlı bir bölge. Öyle ki bu bağlılığı ben Türkiye’de görmedim. Benim bile bu yöreye has geleneksel önlüklü folklör elbisem, nam-ı diğer “Drindl”ım var, eşimin de işlemeli ve el yapımı deri bir “Lederhose”si. Sadece Oktoberfest zamanı değil, canınız istediği zaman kıyafetinizi giyip işe okula bile gidebilirsiniz, hiç yadırganmaz.

Photo credit: Tobias Leupold

Bira, burada temel besin maddesi sayılmakta ve Reinheitsgebot ile 15. yüzyıldan beri içeriği değiştirilmeden korunmakta. Ekmek desen, üfff, koklaya koklaya uyursun. Ekşi mayalı ekmek satmayan fırın yok. Diğer çeşitler de Fransa’yla yarışır. İyi kötü bir Bavyera Mutfağı var, eti, sosu, patatesi, lahanası, sosisi, av ve domuz eti ağırlıkta olan.

O sürekli Avrupa’ya öykünme, kendi kültüründen sıkılma, utanma, ya da tam tersi, abartılı bir milliyetçilikle “şöyle astık böyle kestikçilik” burada yok. Basitçe, ellerindekinin kıymetini çok iyi biliyor, onu koruyor, tanıtıyor ve genç kuşağa aktarıyorlar. Utanacakları konularda da utanç duyuyorlar elbette. Bu, tarihte yapılmış hataları kabul etmektir, yok saymak değil. Bu sebeple takdir edilesi.

Türkiye’ye ne yazık ki özlem duymuyorum, duyamıyorum… Özlediğim şeyler zaten yerinde yok, yıkıldı, yok edildi. İstanbul’da yaşarken de kendimi oraya ait, oradan biri gibi hissetmiyordum zaten. Belli sınırlar içinde gidip geliyordum. Rahatsızlık duyduğum çok fazla şey vardı. Şimdi daha da çok fazla şey var. Toplumdaki travmalar iyice ayyuka çıktı. İstanbul artık içinde sağlıklı yaşanır bir halden çok uzaklaştı. Belki de bu yüzden buraya adaptasyonda hiç sıkıntı çekmedim.

Kaynak: https://www.videoblocks.com/video/bmw-welt–bmw-world-in-munich-timelapseat-night-sjgg-3h-givgfofzd

Ama özlediğim belli başlı şeyler elbette var. Birinci sırada aile ve arkadaşlar var. Görüntülü iletişim teknolojisi sağ olsun, büyük ölçüde yardımcı oluyor. Ama tabii ha deyince gel bir kahve içelim, iki lafın belini kıralım olamıyor. Özlemden burnumun direği sızlayabiliyor. Neyse ki Avustralya’da veya Kanada’da yaşamıyoruz. Hop diye 2,5 saatlik uçuşla özlem giderebiliyoruz. Yine de çok sık git gel yapıyoruz sayılmaz, yılda ortalama 2-3 kere.

İkinci olarak yemek konusu geliyor: tencere yemekleri, zeytinyağlılar (özellikle ayşekadın fasulye), kazandibi, biber dolma, esnaf lokantalarına gidip “az” söylemek, sebzeleri taneyle değil kiloyla almak, kuruyemişçiden, Kadıköy Çarşı’dan alışveriş yapmak gibi şeyler. Telefonumda listem var, ‘Türkiye’ye gidince yenecekler’ diye. Oraya aklıma geldikçe ekliyorum.

Üçüncüsü denize ve ılıman iklime yakın olmak, iyot kokusu, güneşli gün sayısı. Coğrafi olarak ne yazık ki denizden uzaktayız. Yine de Almanya’nın en çok güneş alan bölgesindeyiz. Fakat ormanın içinde yaşıyor gibi bol oksijenimiz, yeşilimiz, kamusal alanımız var. Isar Nehri ve göllerimiz var. Bisikletleri trene alabiliyorsunuz ek bir biletle. Göl çevresi turlarımız, dağ tepe yürüyüşlerimiz, doğayla bütünleşmelerimiz yüzümüzü en çok güldüren, bizi kendimize döndüren aktiviteler.

Kaynak: Noppasin / shutterstock

Peki Almanya’ya yerleşmek isteyen biri nasıl bir süreç izlemeli? Doğruya doğru, Almanya deyince insan bi’ ürküyor, kafalara “sistematik ve disiplinli insanların ülkesi” olarak yerleşmiş. Bu durum Almanya’ya yerleşmek isteyenler için bir avantaja dönüşüyor ve doğru belgeler ile her şey olması gerektiği gibi mi ilerliyor, yoksa zorluk çıkarıyorlar mı?

Almanya’ya yerleşmek için disiplin ve düzen sevmek ilk şart. Yeni bir dil, yeni bir kültür, yeni bir toplum, yeni alışkanlıklar, kısaca yeni olan her şeyi öğrenmeye açık olmak ikinci. Zorluklara karşı dirençli ve toleranslı olmak da üç -bu, konfor alanın dışındaki her yer için geçerli tabii-. Bu liste böyle uzar gider fakat işin aslı ülkeye gelmek değil, bir şekilde gelinir, aslolan burada tutunmak, yani kalabilmek.

Ben ortaokulda Fransızca, lisede İngilizce okuduğumdan, Almanca’yı seçmeli ders olarak bile almamış olduğumdan, buraya o minvalde deli cesaretiyle geldim fakat Münih’teki “yoğun/intensive” dil okuluna kayıt yaptırmış olduğum için dil okulu vizesiyle yurda giriş yaptım. Bana Türkiye’deki konsolosluktan 3 ay geçerli bir “dil okulu vizesi” verdiler -ve bunun için tam 2 ay beklettiler!- ve Münih’te bunu 1 seneye uzatmam 10 dakikamı aldı. İlk işim 6 ay boyunca -haftanın ve Allah’ın her günü- bir dil okuluna gitmek oldu. Sonrasında şansım yaver gitti ve çok nefis bir iş buldum hatta iş beni buldu gibi oldu. Bu sayede de oturum ve çalışma iznimi aldım, her şey çok kolayca gerçekleşti.

Kaynak: https://www.travelistly.com

Dilini bilmediğiniz bir ülkeye gittiğinizde yaşınız kaç olursa olsun bir bebekten farksız oluyorsunuz. Gündelik hayatta, atıyorum fırından ekmek alırken, bankada hesap açtırırken, otobüs biletini nasıl alacağınızı çözerken, doktora dert anlatırken “İngilizce’yle idare ederim nasılsa yeaa!” denemelerinin pek işe yaramadığını gördüğünüzdeyse başınızdan kaynar sular dökülüveriyor. İşiniz, meşgaleniz ne olursa olsun, dil bilmek, konuşmak, yazmak zorundasınız. Tabii cebinizde bu zamanı finanse edebilecek kadar bir para olmalı ki sadece dile odaklanabilin. Bu bir yol.

Diğer bir yol uzaktan iş bulmak ve iş vasıtasıyla gelmek. Ki bu ne iş yaptığınızla ilgili olarak pek mümkün de olmayabilir. Bir metin yazarı olarak, sittin sene uzaktan iş bulmam söz konusu olamazdı misal. Uzağı bırak, içindeyken bile bulmam imkansız. İnsanın bir tane anadili var, ikincisi yok. Kaldı ki metin yazarlığı için dili bilmek de yetmez, onu esnetebilmek, her türlü oynayabilmek gerekir, atasözlerini deyimlerini bilmek gerekir, yani toplumun tarihini, kültürünü, mizahını, önceki reklamlarını, alışkanlıklarını özümsemiş olmak gerekir ve bu yüzden o toplumda büyümüş, hiç olmazsa okul okumuş olmak gerekir. Yani hukuk, psikoloji, felsefe, tarih, sanat ve sözel diğer tüm bölümlerden mezunlar için (hatta mühendis, doktor, expat ya da görevlendirmeyle gelen öğretmen olmayanlar için) üzücü haber: kolunuzda farklı bir alanda çalışabilmek için başka bir bilezik yoksa işiniz ÜBER zor. Dille iş yapanlar için bu yol kapalı. Ama mühendisler, expatlar, IT’ciler için veya halihazırda yurtdışı bağlantılı global firmalarda çalışanlar için uzaktan iş bulmak olası.

Kaynak: Tupungato / shutterstock

Almanya’dan oturma izni almak ve Almanya vatandaşlığı meselesi nasıl oluyor? Vatandaş olmak zor mu mesela? Biz bu sürece girdiğimizi kafamızda canlandırınca içimizde bir korku oluyor, sanki NEINNN YANLIŞ BELGELERİ GETİRMİŞSİN NEINN diye bağıran bir adam bizi azarlayacak gibi falan

Yaşadığım en büyük zorluk hikayesi şu: ilk kez işim üzerinden izin almak üzereyken, benim evraklarımla ilgilenen memur iş sözleşmem, hatta işverenin ek -‘neden illa bu yabancı kişiyi işe alıyorum da Almanya’da aynı sektörde iş arayan birini almıyorum’ konulu- yazısı, dil belgem, lisans ve master diplomalarım, sertifikalarım, finans açıklamam ve her türlü diğer belge önünde olduğu halde “denklik almalısınız” diye tutturdu. O gün yalnız gitmiştim yabancılar dairesine. Boran’ı aradım hemen, dedim böyle böyle. “Bu denklik ile Bonn’da bir kurum ilgileniyor ve sonuç almak 4 ayı bulabilir” demesin mi! “4 ay hangi işveren beni bekler?” korkusu sardı beni. İş bulmuş olmamın sevinciyle gittiğim yabancılar dairesinde olaylar, mide asidimin eritici yakıcılığına dönüştü. Boran hemen kurumla iletişim kurup denklik listelerinden okulumu buldu da hop diye çıktısını alıp memura götürdük, bu sefer birlikte gittik, üstünü sarı fosforlu kalemle çizdik gösterdik. Neyse ki bu yeterli oldu, memur işi uzatmadı. Ve 5 gün içinde iznim elimdeydi.

Aynı iş yerinde 2 yılınızı tamamlamadıysanız, her iş değiştirdiğinizde yeniden izne başvurmak durumundasınız. Çünkü oturumunuz güncel olan işinize bağlı oluyor. Fakat süresiz oturumunuzu aldıktan itibaren artık bu bağlılık tamamen kalkıyor. Süresiz oturum başvurusu yapabilmek için 31 aydan 60 aya dek (gelirinize göre değişen sürelerde) Almanya’da yaşıyor ve vergi ödüyor olmanız, yüksek dil bilgisi, vb. koşulları sağlamanız bekleniyor. Kıssadan hisse: işiniz gücünüz sözleşmeniz veya okul kabulünüz, kaydınız varsa zaten kralsınız, kraliçesiniz. Tıkır tıkır yaşar gidersiniz. Yanlış evrak da getirseniz, gider düzeltirsiniz verirsiniz hallolur.

Kaynak: https://www.reverberations.net/

O halde bürokratik işlerden çok da korkmaya gerek yok gibi sanki?

Almanya’nın geneli için konuşamam ama Münih’te bürokratik işlemlerde sizi üzmüyorlar. Yine de üzerinize düşenleri yapmış olmak, belgeleri harfi harfine tamamlamak ve anayasanın ilgili paragraflarını okumuş ve yeterince bilgilenmiş, hakkınızı hukukunuzu öğrenmiş olmak eşeğinizi sağlam kazığa bağlamanızı sağlar. Varsa bir bilene, başından geçmiş her şeyi iyice öğrenmiş birine danışmakta da fayda var. Ben de bürokratik işlemlerin altından bir başıma kalkmakta zorlanırdım, Boran’ın bu konudaki desteği paha biçilemez. Örneğin, her posta kutumuzda saman kağıda daktiloyla yazılmış sarı zarflı mektup bulduğumda, Alman Hukuk dilini ve benden ne istediklerini anlayana kadar şekerim çıkıyor, tansiyonum düşüyor, boynum tutuluyordu. Niyeyse bu işler, sanki bir suç işlemişim de zindana atacaklarmış gibi, beni acayip geriyordu. “Yaban ellerdeeeee / gurbet kuşu gibiiiiiiii / tıkacaklar beniiiiii / kafeslereeeee” diye içli içli yanık bir türkü çığırıyordum içimden ilk zamanlar. Oysa Avusturya’nın veya İsviçre’nin bürokrasisiyle kıyasla ve bizzat bu ülkelerde yaşamış olanlardan duyduklarımla, Almanya’da işlerin sıkıntısızca işlediğini söyleyebilirim. Boşuna gerildim ben de onca zaman. Toyluk işte.

Kaynak: https://boredinmunich.com/12-insanely-instagrammable-munich-cafes-you-need-to-check-out-asap/

Vatandaşlıkla ilgili olarak da, Boran daha geçen yaz tazecik Alman pasaportunu aldığı için birinci elden anlatabilirim. Bu da yine kişiye özel şartları olan bir durum. 8 yıldır Almanya’da yaşıyor ve çalışıyor olmak gibi bir ilk şartı var ki mesela bu kalifiye kişiler ve dili çok iyi olanlar için memur inisiyatifiyle 6 yıla dek kısalabiliyor. Onun dışında konsolosluk sayfasında tüm detaylar mevcut.

Belgelerinizin tümünü toparlamanız, başvurunuzu yapıp 12 aya kadar işlemlerin bitmesini sabırla beklemeniz gerekiyor. Arada işte ve hayatınızda olan değişiklikleri (iş değişimi, taşınma, işsiz kalma, boşanma, evlenme, çocuk vb.) bildirmeniz isteniyor. Ve onayınız geldikten sonra Türk vatandaşlığından çıkış için bu sefer de Türk Konsolosluğu’na başvurmanız gerekiyor. Çıkış belgeniz geldikten sonra tekrar Alman mercilerine gidiyor, kesinkes vatandaşlığınızı ve Alman pasaportunuzu alıyorsunuz. Şimdi Belediye Başkanı tarafından verilecek “vatandaşlığa hoş geldiniz” resmi yemek davetine iştirak etmemiz kaldı geriye. Kadehleri kaldırıp geleceğe umutla “Prost!” diyeceğiz karşılıklı olarak. Heyecanla bekliyoruz.

Kaynak: https://happytowander.com/

Sen şu anda orada ne iş yapıyorsun/eşin ne iş yapıyor? 

Ben Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Lisans + Kentsel Koruma ve Yenileme Yüksek Lisans mezunuyum. İstanbul’dayken reklam ajanslarında metin yazarı olarak çalışıyordum, dergi ve gazetelere güncel yazılar yazıyordum. Bu kombinasyonla Almanya’da ha deyince istediğim gibi bir iş bulabilmem, yazarlık mesleğine devam edebilmem 3. soruda saydığım sebeplerden dolayı mümkün değildi. Fakat elimdeki uluslararası geçerlilikteki Profesyonel Aşçılık Sertifikam sayesinde ilk işimi gastronomi/event management alanında bulmuştum. Sonrasındaysa yolumu değiştirmem gerekti ve gastronomi dışında yeni bir yol bulmam biraz zaman aldı ama hep kendimi ve dilimi geliştirmeye, eğitimler almaya, iş başvuruları ve görüşmeler yapmaya yılmadan devam ettim. Yazmaya ise tek başınalığımın kıymetini ve güzel Türkçemizi unutmayayım diye devam ediyorum. Kısmetse ilk kitabımı da en kısa zamanda bitirmek istiyorum.

Kendi işimi, Atelier Paprika’yı kurana kadar dediğim gibi gastronomi alanında çalıştım. Ancak bedenen ve ruhen bu alanda uzun yıllar devam edemeyeceğimi anladım; bu yoldan dönüşüm muhteşem oldu. Şimdi hem Paprika rayına oturdu ve devam ediyor hem de ek olarak bir tasarım firmasında çalışıyorum. Eşimse mimar ve yurt dışına çıktığından beri (önce 4 yıl Viyana, sonra Münih) hiç ara vermeksizin mimar olarak çalışıyor.

Kaynak: https://happytowander.com/

Peki bize biraz Almanya’daki iş yaşantısından, Almanya’da çalışmaktan söz edebilir misin? Hakikaten bir “disiplin şov” mu yaşanıyor, gerçekten de tahmin edildiği kadar bizden farklı bir ortam mı söz konusu?

Baştan söylemeliyim, evet, Almanya’da, Türkiye’deki çalışma şartlarıyla karşılaştıramayacağım kadar iyi şartlarda çalışıyoruz. Bir kere hak hukuk mükemmel işliyor.

İkimizin alanı birbirinden farklı olsa da temelde çalışma hayatında bağlı olunan şey, iş sözleşmenizdir. Almanya’da söz uçar, yazı kalır. Her işinizi yazılı yapmanız gerekir. Bu sözleşme sizin anayasanız gibidir. Almanya’da iş görüşmesi dışında, eşle dostla kimseyle maaş konuşulmaz. Sözleşmenizin gizliliği esastır. İşe girdiğinizde kitapçıklar veren ve şirket kurallarını her detayına dek anlatan firmalar da var, zamanla işleyişi öğrenmenizi bekleyen ufak firmalar da. Deneme süresi genellikle 6 aydır. Bu süre zarfında sözleşmeyi feshetme hakkınız da dilekçenizi verdikten 2 hafta sonrasınadır. Deneme süresi sonrası bu aralık uzar, şirketlere göre farklılık gösterir. Bazı firmalar süreli, bazıları süresiz sözleşme yapar.

Kaynak: https://www.spottedbylocals.com/munich/olympia-architecture/

Almanya’da bir firmada sözleşmeli çalışan olmak size yasalarca gerçekten korunan “çalışan hakları” sağlar. Tam zamanlı çalışıyorsanız, haftada 40 saatlik bir sözleşmeniz olur. Ortalama 30 gün yıllık izniniz olur. Üstelik Türkiye’deki gibi hafta sonuyla birleştirilip kuşa çevrilerek hesaplanmaz. Tamı tamına 30 adet iş gününe tekabül edecek şekilde hesaplanır. Hastaysanız doktordan rapor istenir, tatilde ve hastayken asla işyerinden aranıp rahatsız edilmezsiniz, mail almazsınız. Sağlık sigortanız, maaşınız tıkır tıkır ödenir.

En büyük beklentilerden biri dakik olmanızdır. Diğeri de verilen görevi verilen sürede kusursuzca tamamlamanızdır. Genel tabloya bakınca her şey düzgünce işler. İşverenle anlaşmazlığa düştüğünüz durumlardaysa, arkanızda kapı gibi İş Mahkemeleri durur. Gider şikayetinizi yapar, hakkınızın nasıl yendiğini anlatır ve kayda geçirirsiniz, çok hızlı bir şekilde yargılama sürecini başlatırlar ve genellikle sizin bir disiplin suçunuz olmadıysa ve hakkınızın yendiğine dair kanıtlarınız tamamsa çalışanın lehine sonuçlanır.

Kaynak: http://wondercareholidays.com/trip/munich/

Biraz da Atelier Paprika’dan bahsetsek? Başka bir ülkeye taşınıp orada kendi işini kurmuş olman kulağa hem acayip ilham verici geliyor, hem de insana cesaret veriyor! O süreç nasıl ilerledi?

2 yıl evvel kendi markamı yaratmak üzere kolları sıvadım ve online dükkanımı açtım. Kurulum aşaması için tam zamanlı olarak ilgilenmem gerekiyordu. A’dan Z’ye her detayını deneye yanıla hayata geçirdim; logosundan ürün tasarımına, fotoğraflardan açıklama metinlerine, lojistikten müşteri iletişimine, paketin içinden çıkacak kartta yazanlardan muhasebesine, postalamasından kalite kontrolüne, sosyal medyasından web sayfasına her şeyiyle tek kişilik dev kadro olarak kendim ilgileniyorum. Kendi yağımda kavrulmaya çalışıyorum diyeyim fakat Münih’in pahasına yetişebilmek sadece kendi işimle mümkün olamıyor ne yazık ki. Bir yandan ben bu amatör ruhu, girişkenliğin romantizmini ve küçük esnafçılığımı bozmak istemiyorum. Onu koruyabilmek ve besleyebilmek adına da yeni yıldan itibaren, kendi işimle birlikte yürütebileceğim şekilde, tasarım ve dekorasyon ürünleri satan bir Alman firmasında çalışma hayatına devam edeceğim.

Genel olarak Türkler’e bakış açısı ne durumda? Yani yüksek seviyelerde olmasa bile hissedilir derecede ırkçılığa maruz kaldığınız ya da kendinizi “öteki” hissettiğiniz oluyor mu? Zamanında Almanya’ya yerleşmek gayesiyle göç eden profile kıyasla bizim jenerasyon biraz daha adaptasyona açık olduğu için bu konuda daha az sıkıntı yaşanıyordur gibi geliyor ama, yanılıyor muyuz?

Münih oldukça fazla yabancı barındıran bir kent, çok farklı milletten pek çok kişi yaşıyor. Bizler de yüksek eğitimler almış okumuş etmiş ve son 10 yıl içinde buraya gelmiş, 2 ve/veya daha fazla yabancı dil konuşan “kalifiye” gençleriz. Tip olarak da bizi daha çok İtalyan’a, İspanyol’a veya Yunan’a benzetiyorlar. İstanbul’dan geldiğimizi söyleyince çok şaşırıyorlar. Bize hangi dili konuştuğumuzu soran çok oluyor, çünkü onların alıştığı Alamancı Türkçesi’yken, bizimkisi ‘hoch Türkisch’ kalıyor. Çok yüksek ihtimalle tüm bunlar sayesinde, bugüne kadar ne sokakta, ne iş yerinde, ne devlet kurumunda hiçbir şekilde ırkçılığa maruz kalmadık. Başıma bir şey gelmeyecekse dürüstçe söyleyeyim: ben kendimi asıl Türkiye’de öteki hissediyorum, burada değil.

Almanlar adına genelleme yapıp konuşamam ama bizim burada 2-3 kuşak evvel gelip de onyıllardır yaşayan Türkler’e bakış açımız ne yazık ki negatifleşti. Irkçılığı biz, ister istemez onlara yapıyor olabiliriz, kaşımızla gözümüzle önyargımızla da olsa. Kimse kusura bakmasın ama buradaki 3. yılımda bir ‘Alamancı’ işveren tarafından dolandırıldığımdan beri ya da başka bir ‘Alamancı’ tarafından yok yere hakarete uğradığımdan beri ya da Türkiye seçimleri için oy kullanan kesimin konuşmalarına veya uçak içi sohbetlere şahit olduğumdan beri prensip olarak ve kendimi koruma içgüdüsüyle onlardan uzak duruyorum (bkz. Fremdschämen).

Kaynak: https://happytowander.com/

Münih özeline geri dönecek olursak, sence Münih yaşamak için pahalı bir şehir mi? Orada yaşayıp orada çalışan birisi rahatlıkla yaşantısını sürdürebilir mi? Bize kira, market alışverişi vb. günlük yaşam masraflarından örnekler vererek biraz konuyu detaylandırabilir misin?

Son dönemde İstanbul çok daha pahalı desem yanlış olmaz. En son bir uzun çekim espresso’ya 16 tl ödedim, güzel de değildi hiç, içime oturdu. Münih’te aynı kahveye maksimum 2 Euro verirsiniz, güzel de olur. Ama evet Münih pahalı bir şehir. Euro TL paritesinden bahsetmiyorum. Birim olarak burada hayat pahalı ama öte yandan kazancınız da ona göre. Hele ki iki kişi yaşıyor ve ikiniz de çalışıyorsanız, ev ekonomisi biliyorsanız, para da biriktirirsiniz, tatillerinizi de yaparsınız, güzel güzel yer içersiniz. Hobilerinize, sporunuza, üstünüze başınıza bütçe ayırabilirsiniz. En kanayan yara, ev ve emlak piyasası. Kiralar katlanarak artıyor ve metrekare fiyatları 26 Eurolar’a çıkabiliyor. Ortalama veremiyorum o yüzden fakat bugünün şartlarında metrekaresi 18 Euro’ya kiralık ev bulabilirseniz öpüp başınıza koyabilirsiniz. Evler genelde küçük, apartmanların tek bir kişiye veya aileye ait olması durumu yaygın.

Yemek bizim için mühim konu olduğundan, kısmayacağımız bir şey varsa o da market alışverişi. Haftalık ortalama iki kişi mutfak için 150 Euro veriyoruzdur. Sadece kışın toplu taşıma kullanıyoruz, 3-4 ay, onun dışında bisiklet. Aylık bilet fiyatları oturduğunuz bölgeye göre değişiyor, biz 55 Euro veriyoruz ve bu bilet sınırsız in bin hakkı tanıyor. Kahve veya bira fiyatları aşağı yukarı aynıdır her yerde. Bira 0.5 lt fiyatı 3.2 ila 4.2 arasındadır. Espresso ise 1 ila 2 Euro arasında. Dışarıda yemek için de atıyorum burada, yakın olduğundan sanırım, İtalyan mutfağı çok yaygın, düzgün bir yerde pizza makarna yiyip yanına birer içecek alsanız iki kişi 30-35 Euro’ya doyarsınız. Öğle yemeklerinde porsiyon için 6-7 Euro makul sayılır her gün dışarıda yemek durumundaysanız.

Kaynak: https://happytowander.com/

Münih’te sıradan bir gün nasıl geçiyor? Orada bulunduğun aktiviteler, günlük yaşantın Türkiye’dekine benzer mi, yoksa standartlarının yükseldiğini mi düşünüyorsun?

Kesinlikle yaşam kalitem, standartlarım artmış durumda. Hele ki bir kadın olarak. Türkiye’yle asla kıyaslanamayacak derecede rahat, sakin, dertsiz, kaygısızım. İstanbul’da alıp da giyemediğim ne kadar elbise, etek, şort, atlet, vs. varsa buraya getirdim, giyil(e)medikleri için eskiyememişlerdi. Şimdi özgürce giyiyorum, bisiklete de biniyorum, oh püfür püfür. Hiçbir zaman gözle, sözle, elle rahatsız edilmedim, laf yemedim, tacize uğramadım. Parklarda bikinimle bir başıma gittim güneşlendim. Çıplak ayakla çimlere bastım. İsterseniz çırılçıplak dolaşabileceğiniz, ailecek tatil yapabileceğiniz ya da göllere girebileceğiniz FKK (Freikörperkultur) bölgeleri de var.

Birkaç kere çok kibarca kahve içmeye davet edildim, “ben de sevgilimi bekliyordum” deyip kibarca kışkışlayınca benden özür dilendi ve mahçup şekilde gidildi, konu kapandı. Bazen sokakta, metroda, spor salonunda kadınlardan iltifatlar alıyorum. Saçlarımın rengi veya dalgasıyla ilgili epey şımartıyorlar beni. Türkiye’deki gibi dedikodumu yapmıyorlar, arkamdan konuşmuyorlar, yüzüme gülüp sırtımdan iş çevirmiyorlar.

Münih’te sıradan bir günde asla trafikte sıkışıp kalmazsınız. Arabaya da ihtiyacı yok açıkçası kentte yaşayanların. Her yere toplu taşımayla veya bisikletle rahatça ulaşırsınız. Havası tertemizdir, akciğerleriniz bayram eder. Suyu mis gibidir, musluktan doldurup doldurup içersiniz. Polise güvenirsiniz, hastaneye güvenirsiniz, devletin işleyişine güvenirsiniz çünkü her şey yazılıdır, kanuna uygundur, belirlidir ve en önemlisi HERKES KURALLARA UYAR.

Kaynak: https://www.flickr.com/photos/suvodeb/8063781570

Almanya’ya yerleştiğinde seni kültürel anlamda şaşırtan, “haydaa bu nedir şimdi” dedirten şeyler yaşadın mı? Bu soruyu sorduğumuzda hep gülümseten tespitler ortaya çıkıyor, cevap için heyecanlıyız 🙂

Galiba aklıma gelen ilk şey çıplaklığın ne kadar normalleştirildiği. Mesela yüzme havuzlarında, fitness studiolar’da saunalar, duşlar ortak alan yani herkes herkesi çırılçıplak vaziyette görüyor. Kimse de sallamıyor, bakmıyor. Gayet olağan bir durum. Buna başlarda alışamam sanıyordum ama o kadar değişik ve rahat bir şey ki haftanın 3-4 günü spora gidiyoruz sonuçta, alışmayıp da ne yapayım?

İlla ki duymuşsunuzdur, karikatürlere de konu oldu çok kez, Almanlar ulu orta osurmaktan veya yüksek sesli sümkürüp burunlarını temizlemekten hiç çekinmezler. Özellikle ilkine kafa yorup ‘Almanlar neden bu kadar çok osuruyor?’ diye bir yazı yazmıştım. dileyenler buradan okuyabilirler 🙂

Bir de bedavaya karşı zaafları var. Ne olursa olsun, bedavaysa mükemmeldir.

Ennn şaşırdığım şeylerden biri yaya yolunun yayalar daha adımını çizgiye attığı an işe yarayan bir şey olmasıydı! Düşünebiliyor musunuz yaya yolu olan yerlerde, araçlar, sizinle arasında en az bir araç mesafe bırakarak size yol veriyor! Hala bunu kanıksayamıyorum ve temkinli davranıyorum çünkü İstanbul’da havaalanından çıktığım saniye hayvan gibi geniş yaya yolu olmasına rağmen üzerime üzerime süren, korna çalan, yetmeyip küfreden insan suretleri olduğu müddetçe kanıksamasam hayati açıdan daha iyi diye düşünüyorum. Bazen Münih’te ben bisikletliyken yayaların aşırı rahatlığına sinirlendiğim oluyor, ‘bunları alıp İstanbul’da trafikte bırakacaksın, görecekler dünya kaç bucak, diyorum. Vallahi ezilir giderler.

Kaynak: https://hiveminer.com/Tags/munich%2Cprinzregentenplatz

Bir de farklı bir açıdan yaklaşmayı deneyelim, Münih’te ya da Almanya’da neden yaşanmaz? Münih’e bir eski sevgilisi muamelesi yapacak olsak, biraz arkasından konuşsak, dedikodusunu yapsak muhabbet konumuz ne olurdu? Elbet şehrin/ülkenin pek de hoşuna gitmeyen yönleri de vardır.

Almanya geneli için bir şey söylemem doğru olmaz. Benim gibi ışık hassasiyeti ve güneş özlemi olanlar için kuzey boğucu olabilir yine de. Bir de Almanya’nın ufacık kentlerine giderseniz sükunetten baygınlık geçirebilirsiniz belki.

Münih’te yaşamamak için herhangi bir sebep… hmmmm… Ev bulmak en büyük sıkıntı, bir de sanatsal anlamda Viyana’yla, İstanbul’la yarışamaz, oldukça az seçenek var. Her ne kadar gay parade’lar olsa da belli bir yaşın üzeri eski kafalılığa devam ediyor ama azınlıktalar. Yaşlı nüfusu fazla ve gözlemlediğim kadarıyla yalnız başlarına kalıyorlar. Yine de sosyalleşiyor ve sokağa çıkıyorlar. Emekli maaşıyla hayata tutunmanın mümkün olmadığını duyuyoruz. Toplu taşımayla ilgili belki İsviçre’den öğrenecekleri daha pek çok şey var denebilir.

Onun dışında doğası muhteşem, sağlık hizmetlerine erişim oldukça iyi, yaya yolu ve bisiklet yolu fevkaladenin fevkinde işe yarıyor, sokaklar temiz, hava tertemiz, kent düzenli, insanlar saygılı ve eğitim kültür görgü seviyesi yüksek, yerel üretimiyle kendi yağlarıyla kavruluyorlar, o da yetmiyor dünyaya yayıyorlar. Çiftçilik var, hayvancılık var, güneş enerjisinde dünyada 1. sıradalar (!). Neye elimi atsam Alman malı. Kurşun kalemden arabaya dek. Muhteşem değil mi? Böyle bir mümkünlük var yani. Pek de olumsuz şey sayamadım iyi mi!

Ancak eğer bir gün burası yoğun göç alır ve insan profili bozulursa, suç oranı artar ve başka sorunlar meydana gelirse, daha iyi alternatifler arayışına girebiliriz.

Kaynak: https://www.flickr.com/photos/contrelamontre/

Son olarak Münih’e kadar gelmişken görmeden/denemeden dönmeyin diyebileceğin birkaç lokal ipucu alabilir miyiz?

Münih’te buğday birası içmeden, Schweinsbraten yemeden, Breze dişlemeden, patatese doymadan, kısacası bir Bavyera lokaline gitmeden olmaz. Onun dışında Viktualienmarkt kesinlikle görülmeli. Dünyanın en gereksiz pahalı sabit pazarı olabilir. Bu pahanın sırrını çözemedik.

Bisiklet kiralayıp kenti püfür püfür gezebilirsiniz. Englischer Garten’a gitmeli, bu kadar geniş bir yeşil alanın kentin içinde nasıl yer alabildiğine şaşırmalısınız. BMW ve Deutsches Museum gezilmeye değer. Esas Münih’in etrafındaki göllere, dağlara gidilmeli. Bayern Ticket’la 5 kişiye dek gezebilirsiniz.

2 Yorum

  • Teşekkürler kızlar, elinize sağlık. ( Siz de Boran’lar gibi birilerine aşık olun gidip sap olmayan bir Türk’e:)

  • Eski bir ”Münchener” olarak gözler dolu dolu okuduğum bir röportaj oldu. Münih hakkında söylediklerine tamamen katılıyorum. Hayatımın en güzel günlerini geçirdiğim şehir oldu benim için. Bir de belirtmeden geçemeyeceğim: Ne tesadüftür ki Münih’te eski ev sahibim Almancı bir Türk’tü ve evet, ben de dolandırıldım, pek çok eşyam yürütüldü vs. aşırı sıkıntılar yaşadım. Hele Karlsplatz-Hauptbahnhof tarafında bulunan bir sokak var ki tam bir kabus, Türklerin dükkanlarının olduğu ve yoğun yaşadığı yerler buralar. Ben de genelde çok açık tenli olduğum için Türklere pek benzetilmem. O sokaktan ne zaman geçsem koca koca adamların Türkçe yüz kızartıcı laflarına maruz kalıyordum. O yüzden ırkçılık ile ilgili söylediklerine harfiyen katılıyorum, çünkü kendim bir Türk olarak kendi ırkımdan nefret etmiştim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir