Wilco van Herpen Röportajı: Bizim Görmediğimiz Türkiye’nin Kâşifi

Evet biz de o insanlardanız. Hani şu “ya ben pek televizyon izlemiyorum, izlersem de hep belgesel…” diyenler var ya, hani şu aslında gizli gizli Survivor izlediklerinden şüphelendikleriniz. İşte onlardan bahsediyoruz. Yazı yazarken, yemek yerken, muhabbet ederken arka planda her daim açık olan bir İZ TV söz konusu bizim evde. İkinci Yeni belgeselini kaç kez izledik, Işıl Bayraktar ile Hindistan’ı kaç kez dolaştık inanın artık biz bile bilemiyoruz. Tabii ki durum Wilco’nun Karavanı için de geçerli. Başlarda “abi adam ne güzel geziyor ya” kıskançlığı ile başlayan tanışıklığımız, zamanla kendisinin samimiyeti ve sempatikliği sayesinde adeta yıllardır tanıdığımız bir arkadaşımıza dönüşmesi ile sonuçlandı. Çünkü evde kahvaltı yaparken, anne babayla salonda otururken, en yakın arkadaş ile Scrabble oynarken arka planda hep o vardı, galiba kendisi resmen bizden biri olmuştu.

Wilco van Herpen gerçekten harika bir adam. Yukarıda söz ettiğimiz o “yıllardır arkadaşımızmış hissi” var ya, kendisiyle karşı karşıya gelince o his resmen iki katına çıkıyor. Dünyayı keşfetme, insanları tanıma, üretme, yaratma isteği insanı resmen büyülüyor. Daha ilk 5 dakikadan anlıyorsunuz, karşınızda gerçekten tanımak isteyeceğiniz, saatlerce konuşabileceğiniz bir insan var. Samimiyeti ve güler yüzlülüğü bir yana, bir gününüzü bile beraber geçirseniz onlarca şey öğrenebileceğiniz, ufkunuzu genişletecek birinden bahsediyoruz, bildikleri, gördükleri, düşünceleri sizi öyle etkiliyor ki, vay be diyorsunuz, bu adam bu ülkeyi hakikaten seviyor, hakikaten bir parçası olmuş!

Yanlış olmasın, biz Wilco ile röportaj yapmadık. Biz Wilco ile basbayağı muhabbet ettik. Varuna Gezgin’e oturduk, söyledik kahveleri, neyi merak ediyorsak sorduk, o da ne istiyorsa anlattı. Yer yer biz ona anılarımızı anlattık, yer yer o bizi kahkahalara boğdu, gülmekten toparlanamadık. Hiç de öyle tahmin edildiği gibi önümüze kağıt açıp sorulara tik atarak falan ilerlemedik yani. Açıkçası birçok noktada “yabancı” olan bizmişiz de o bize Türkiye’yi tanıtıyormuş gibi hissettik desek yeridir. Hal böyle olunca ortaya çok daha samimi bir söyleşi çıktı, elimizde olsa bi’ bu kadar daha yayınlardık galiba. Gelin Wilco van Herpen ile muhabbetimize katılın, buyursunlar.

Wilco van Herpenİzninizle röportaja herkesin sormak isteyip de çekindiği soruyla başlamak isteriz. Bu aralar Türkiye genelinde, özellikle Y jenerasyonu arasında bir “buralardan kaçalım gidelim” durumu almış başını gidiyor. Bu sebeple aslında birçok kişi tarafından da burada yaşamak konusundaki ısrarınız sebebiyle “Adam Hollanda vatandaşı, niye burada yaşamak istiyor ki” şeklinde yadırganıyorsunuz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Aslında bu konuda benim kişisel çevremde de işler biraz değişmeye başladı diyebilirim. Daha bu sabah Türkiye’de yaşayan yabancı bir arkadaşımın daha Türk eşi ile birlikte başka bir yerde yaşamaya başlayacağı haberini aldım. Yani yavaş yavaş benim çevremdeki insanlar da buradan uzaklaşmaya başlıyor diyebilirim, ki bence bu hareket daha da yoğunlaşacak… Ben kaçmak ya da gitmek istemiyorum. Çünkü gerçekten bu ülkeyi, burada olmayı çok seviyorum. Ancak biliyorsunuz, benim bir kızım var ve yer yer ona göre düşünmem gerekiyor. Şu ana dek planım onu 18 yaşı civarında Hollanda’ya götürmek ve orada eğitim almasıydı. Zaten yıllardır burada olduğu için buranın kültürünü kavradı, Türk kimliği artık sağlam ve biraz da Hollanda’yı tanısın istiyorum. Ancak son dönemlerde bu kararımı değiştirerek bu süreci kızımın 12 yaşına geldiği döneme çekmeyi düşünüyorum.

Yani siz de Hollanda’ya taşınmak niyetinde misiniz?

Eğer mümkün olursa ben Türkiye’de çalışmaya devam ederim, eşim ve kızım Hollanda’da yaşarlar diye düşünüyorum. Tabii ki bu şu an sadece bir düşünce, gerçekleşir mi gerçekleşmez mi henüz ben de bilemiyorum.

Peki Hollanda’da Türkiye’yi tanıtmak ya da bu gibi programlar yapmak gibi bir isteğiniz var mı?

Umarım böyle bir fırsatım olur. Çünkü Türkiye, yurtdışında benim tanıdığım, gördüğüm halinden çok daha farklı yansıtılıyor. Zaten Türkiye ile ilgili karşınıza çıkan şeylerin çoğu politik içerikli oluyor. Bence Türkiye kesinlikle bunun çok ötesinde bir yer. Buranın tarihini, kültürünü gözden kaçırmamak, özellikle köylerdeki, kırsal kesimdeki insanlarını tanımak, tanıtmak gerekiyor. Benim gezilerim boyunca tanıştığım teyzeler, amcalar, ustalar gerçekten başka yerlerde karşılaşabileceğim türden insanlar değiller. Onlardan o kadar çok şey öğreniyorum ki, özellikle bu usta-çırak ilişkisinin giderek ortadan kaybolmasını, gençlerin bunca zenginliğe ilgi göstermemesini bir türlü anlayamıyorum. Zaten neredeyse her programımda “gençler neredesiniz, gelin bu işleri devam ettirin” şeklinde bir sesleniş halindeyim! Hollanda’da artık buna benzer bir yaşam biçimi kalmadı. Zaten bu kadar fazla alan ve Türkiye’dekine benzer bir usta kültürü pek yok. Varsa bile bu kadar zengin değil. Ama Türkiye hala bu gibi gelenekleri devam ettirebilecek noktada bir ülke. Bu sebeple Türkiye’nin bu yönlerini anlatabilmeyi tabii ki çok isterim.

Wilco van Herpen RöportajıAslında bu noktada Türkiye’ye ilk gelişinize de değinmek istiyoruz. Çünkü Hollanda hatta Avrupa genelinde Türkiye’nin şahane bir izleniminin olmayışı ancak sizin buna rağmen Türkiye’de yıllarınızı geçirmeye karar vermeniz bizim açımızdan oldukça şaşırtıcı bir durum. Özellikle halen “Türkiye’de develere mi biniyorsunuz” gibi sinir bozucu klişelere maruz kalan insanlar olarak bu izlenime sahip bir ülkeye gelme kararını nasıl aldığınızı merak ediyoruz.

Eminim şu cümleyi de çok duyuyorsunuzdur: “Aa, Türk müsünüz? Hiç Türk’e benzemiyorsunuz”. Çünkü evet haklısınız, gerçekten Avrupa’da bu izlenime sahip insanlar var. Ancak ben burada uzun süreli kalmaya başlamadan önce zaten 96’dan itibaren fotoğrafçı kimliğimle Türkiye’yi birkaç kez ziyaret etmiş ve aşağı yukarı nasıl bir düzen olduğunu kavramıştım. Turist olarak Bodrum, Kapadokya, İstanbul, Konya gibi yerleri keşfe çıkmıştım. Bunların sonrasında bir karar aldım ve Türkiye’yi, Türk insanını daha iyi tanımak, belki fotoğrafçılık alanında ilerlemek açısından bu ülkede daha fazla zaman geçirmek istedim. Öyle derinlemesine bir araştırma yaparak da gelmedim üstelik. Tamamen bilgisiz ve akışına bırakmış bir haldeydim. Nitekim şu anki programlarımı yaparken bile bu mantıkta ilerliyorum. Kendimi bir sünger gibi düşünüyorum; gezdikçe, gördükçe, insanları tanıyıp öğrendikçe tıpkı bir süngerin suyu emdiği gibi bilgileri biriktiriyor ve bu şekilde önyargılardan uzak bir şekilde kendi sonuçlarıma varıyorum. Çünkü her insanın önyargıları vardır, önyargısız olmak mümkün değil. İşte bunun önüne geçebilmek için gidip bir bölgenin insanlarıyla konuşmak, belki bir süre orada çalışmak, kendi gözünüzle görmek çok önemli.

Gerçi Türkiye’ye herhangi bir araştırma içine girmeden gelmiş olmanıza rağmen buradaki birçok konuya hakimmişsiniz. Türkiye’ye geldiğiniz sene olan 1999 yılında Öcalan’ın yakalandığını duyunca atlayıp oraya gittiğinize dair bir şey okumuştuk mesela.

Evet öyle bir şey yapmıştım gerçekten. O dönemde gazeteci olarak çalışıyordum zaten. Türkiye’ye geldiğimde böyle bir durum olduğunu öğrenince “benim de orada bulunmam gerekiyor” diye düşündüm. Daha önce benzer bir şeyi Güney Afrika’da yaptıktan sonra bunu yapmak çok da tehlikeli, riskli bir durummuş gibi gelmedi açıkçası, yalnızca böyle bir olaya tanıklık etmek istedim. Güney Afrika’dayken Somali’daki savaşı fotoğraflamak üzere oraya gidebilmek için tek başıma verdiğim çaba çok da ürkütücüydü mesela. Öcalan meselesini gözlemlemek için yola çıktığımda ise tek derdim konaklayacak yer bulabilmekti. Yakın dostum Ahmet Şık bana “Wilco, Radikal orada gazeteciler için bir ev kiraladı, istersen git orada kal dedi”, gittim birkaç gece orada koltukta kaldım, o sorunum da öyle çözülmüş oldu.

En başta sormamızı beklediğiniz soruyu artık sormanın zamanı geldi galiba. Neden başka bir ülke değil de Türkiye’ye geldiniz?

O dönemde, yani 1987 yılında bir otelde çalışıyordum. Orada bir Türk adam çalışıyordu ve sürekli olarak bana Türkiye şöyle güzel, böyle güzel, kesin gitmen lazım Wilco şeklinde öğütler verip dururdu. Adam azimliydi de, resmen her gün bunu konuşuyorduk. İlk etapta “hmm tamam tamam gideceğim” gibi geçiştirme cümlelerimle başlayan bu süreç resmen zamanla Türkiye’yi merak etmeye başlamama dönüştü, komik ama gerçek! O dönemdeki kız arkadaşım da Türk’tü. Sen de gelmek ister misin dedim, ilk etapta pek sıcak bakmasa da sonunda benimle gelmeyi kabul etti ve beraber Türkiye’de gezdik. Ardından fotoğrafçı kimliğimle birkaç farklı olayı fotoğraflamak için daha (1 Mayıs, Metin Göktepe’nin cenazesi gibi) Türkiye’ye geldim ve her seferinde ülkenin biraz daha değişim gösterdiğini fark ettim. Bu durum benim için çok ilginçti, bence burada enteresan bir şeyler olacaktı ve benim de bu süreçte burada olmam, bunu gözlemlemem gerekiyordu. Bu sebeple geldim diyebilirim.

Wilco van Herpen Türkiye’ye ilk geldiğinize gazetecilik mi yapıyordunuz peki? Burada iş bulmak konusunda bir sıkıntı çekmediniz mi?

İlk başlarda iş bulamadım. Açıkçası birçok noktada da ben istemedim, çünkü başka insanların hakkını yiyormuş gibi hissettim. Benim Türkiye’ye ilk geldiğim yıllarda yabancı fotoğrafçılara karşı acayip bir muamele vardı çünkü! “Aa yabancı mısın? Hem de fotoğrafçısın! O zaman buyur, gel bizimle çalış” gibi bir durumdan bahsediyorum. Sanki her yabancı olan çok başarılı olmak zorundaymış gibi yabancılar özellikle el üstünde tutuluyordu. Ben de böyle bir durumu fark edince Türk fotoğrafçıların elinden iş çalıyormuş gibi hissettim kendimi, istemedim o işlerde çalışmayı. O dönemde kendi ayaklarım üzerinde durabildikten sonra daha fazlasına gerek yoktu benim için… Hollanda kökenli gazeteler, dergiler için çalıştım, radyo ve TV için bazı çalışmalarım oldu. Yavaş yavaş ilerledim yani. Ardından TRT için altı ay kadar “Kaçış Planı” programını yaptım, ardından TV8 ve son olarak İZ TV. Ancak bu işlerin hiçbirini yaparken “bir insanın işini çalıyorum” gibi hissetmedim ve bu benim için çok önemliydi. Ben bir yabancının gözüyle Türkiye’ye bakmaya çalıştım, bu zaten yalnızca benim yapabileceğim bir işti.

Zaten Türkiye’de “Avrupa insanı bizi nasıl görüyor acaba” sorusu o kadar merak edilen bir mesele ki. Biraz arada kalmış bir toplum olduğumuzdan olsa gerek… Orta Doğu ülkesi olmak ile Avrupa ülkesi olmak arasında bir yerdeyiz, Müslümanız ama laik bir toplumuz falan gibi konular zamanla bizi bir kimlik karmaşasına sürükledi galiba… Belki de programlarınızın bu kadar sevilmesinin ana sebeplerinden biri de bu. Aslında bir Avrupalı bizim hakkımızda ne düşünüyor onu öğrenmiş oluyoruz.

Kesinlikle öyle evet, sanırım bir “yabancı” olarak gezmemin bir getirisi oldu bu durum. Geçen gün Ayhan Sicimoğlu ile de bunu konuştuk. Onun da söylediği gibi,  benim güçlü olduğum alan Türkiye. Çünkü bir yabancıyım ve insanların benim yorumlarımı ekstra merak ediyor olmasının sebebi yabancı olmam, yurt dışını geziyor olsam aynı hissi uyandıramam.

Aslında artık ben de bu karmaşanın bir parçası olmuş gibiyim, artık yalnızca Sultanahmet’teyken turist gibi hissediyorum kendimi. Türkiye’de o kadar çok gezdim ki, sanırım Hollanda’yı Türkiye kadar iyi bilmiyor olabilirim! Buna rağmen henüz hiçbir şey görmemiş gibi hissetsem de, en azından her ile ayak bastım ve kabaca “Türkiye’nin tamamını gördüm” diyebiliyorum. Zaten programlarımın akışını da genellikle kendim belirlemeye çalıştığım, bir yerle ilgili bilinmeyeni, görülmeyeni aktarmaya uğraştığım için gittiğim bölgeleri çok daha iyi tanımaya başlıyorum. Yani Bodrum’a gittik, hadi kale gösterelim, pazar gösterelim demeyi sevmiyorum, bana böyle bir öneri sunulursa kabul etmiyorum. Oraları zaten herkes görür, bilir! Onun yerine bir yabancı olarak bir bölgeyi keşfederken Türk insanını da daha özgün, daha spesifik şeylerle tanıştırmak istiyorum, beraber öğreniyoruz, beraber gözlemiyoruz.

Galiba bu sebeple sizden sonra çıkan “Bilmemkim Jones Türkiye’yi geziyor” temalı programlara rağmen halen en çok sevilen yabancı programcı sizsiniz.

Hatırlıyorum seneler önce yine yabancı bir adam TRT’de program yapıyordu. Gitmiş güzel bir kapı bulmuş, kapıyla ilgili aşağı yukarı şöyle bir yorum yapıyor: “Burada bir kapı var. Bu kapıyı çok seviyorum.” Abi ne diyorsun? Neden seviyorsun bu kapıyı? Neden güzel bu kapı? Özelliği nedir, neden yapılmış, tarihi nedir? Eyvallah ben de sevdim bence de güzel, ama kendinden bir şey kat! Mesela bir yere gidiyoruz bana diyorlar ki “Hadi Wilco program için bir açılış konuşması çekelim”. Daha gezmemişim, görmemişim, bende ne his uyandırdığını bilmiyorum ne konuşacağım ki? O yüzden ben de açılış konuşmasını her seferinde en sonda yapıyorum. Sanırım bu sebeplerden ötürü izleyiciyle aramızda farklı bir samimiyet duygusu oluştu.

Wilco van HerpenBu durum bize Türk insanının Türk olmayan insanı yoğun bir sevgiyle bağrına basma, o kişiye ekstra misafirperver davranma durumunu çağrıştırdı. 🙂 Örneğin dünyanın birçok yerinde siyahi ırklara karşı ırkçılık problemi yaşanırken bizde aksine sevgi gösterilir, Türkçe konuşamayan insanı Türkçe konuşabilenden daha sempatik buluruz, acayip bir durum aslında. Size de aynı şekilde davranılıyor mu?

Bunu pek ayırt edemiyorum. Genelde insanlar inanılmaz misafirperver, nereye gitsem aniden kaynaşıyor, bir anda 40 yıllık dost gibi oluyoruz. Özellikle yemek konusunda zorlandığım bile oluyor. Çünkü sofraya oturuyoruz, tamam diyorum bu kadar dolu bir tabak geldiğine göre yalnızca bu yemeği yiyeceğiz. Sonra bi’ bakıyorum bir başka yemek daha geliyor! Doymama rağmen ayıp olmasın diye yemeye çalışıyorum ama öyle olunca da “bu adam bunu beğendi herhalde” diye tabağıma yemek ekliyorlar.

Peki herhangi bir olumsuz tepki aldığınız oldu mu? Bu adam oturmuş taşın üstüne, ocağını da almış bir şey pişiriyor, hayırdır arkadaş sen yapıyorsun diyen oluyor mu?

Çok nadir olabiliyor. Ama genellikle şöyle bir durum yaşanıyor: Programın bir parçası olarak bir teyzenin evine, onunla beraber lokal bir yemeği hazırlamaya gidiyorum mesela. Teyze yıllardır ya dizi izlemiş ya da televizyondaki profesyonel ortamda yemek yapılan yemek programlarını. Haliyle aşçıyla ilgili edindiği izlenim ve görüntü de belli. E o teyze yanında benim gibi birini gördü mü ilk etapta pek ciddiye almıyor, zaten yabancı, bu nereden bilsin diye düşünüyor herhalde, bir beklentisi olmuyor benden. Ama ben teyze ben de bir işin ucundan tutayım, bir şey keseyim, bir şey pişireyim diyorum ve o noktadan sonra işler değişiyor. Tamam diyor bu adam bir şeyler biliyor, bir şeyler öğrenmiş, boş bir adam değil!

Bazen tartışmalar yaşadığım bile oluyor. Mesela Çorum’a gittik, Hattuşa üzerine bir program yapacağız. Hitit mutfağına odaklanmam gerekiyor ve Hitit mutfağı konusunda günümüze gelen bilgiler genellikle tanrılara sunulan yemekler üzerinden oluşuyor. Ama benim kafama şu takıldı; Hitit halkı ne yiyor? Bu koşullarda buranın halkı ne yemiş olabilir, bunun üzerine düşünmeye başladım ve gözlemlerimden yola çıkarak sonuca varmaya çalıştım. Karar verdim, gittim birkaç boynuz aldım, boyunuzu buğday, kurutulmuş incir, keçi eti gibi şeylerle doldurdum. O dönemde bulunma ihtimali olmayan hiçbir şey kullanmadım ve acayip lezzetli bir yemek oldu! Sonradan oteldeki arkeologlarla konuşurken ne yaptığımı anlattım, hemen tepkiler gelmeye başladı: “Bu Hitit yemeği değil!”. E nereden biliyorsunuz kardeşim? Çünkü bununla ilgili hiçbir yazı yok! Fikir yürütüp o dönemi anlamaya çalıştığımı, halkın ne gibi yemekleri tüketmiş olabileceğini keşfetmeye çalıştığımı söyledikçe karşı çıktılar. Bence özellikle bir bilim insanı olarak bu kadar kesin olmak çok yanlış… O gün bayağı yoğun bir tartışma vermiştim mesela.

Wilco van HerpenSizinle bir araya gelmişken tabii ki Türk mutfağı üzerine konuşmadan geçmeyeceğiz. Türk Mutfağı ile aranız iyi mi diye sormuyoruz, biliyoruz iyi…

Ya tabii ki kesinlikle, Türk mutfağı müthiş bir mutfak. Hatta yalnızca Türk mutfağı dememek gerekiyor bence. Türkiye’deki tüm mutfakları keşfetmeye, deneyimlemeye bayılıyorum. Türkiye tam bir kültürler karması olduğu için daha özele inince yüzlerce şey çıkıyor. Hatay mı, Adana mı, Karadeniz mi Ege mi? Ya da Ermeni mutfağı, Rum mutfağı hatta Hitit, Bizans, Osmanlı şeklinde sonu gelmeyen bir hikayeye dönüşüyor. Bu konuda Türkiye’de inanılmaz bir çeşitlilik ve potansiyel var ama bence maalesef bunu iyi kullanamıyoruz.

Kesinlikle! Mesela Avrupa’da Türk mutfağı deyince olay şiş kebap, döner ve baklavadan ibaret. Halbuki öyle kapsamlı bir şeyden bahsediyoruz ki, nasıl oluyor da tüm dünyada sadece bu üçlüyle anılabiliyoruz anlayabilmiş değiliz.

Bu bence Türkiye’nin genel problemi. Türkiye kendini olması gerektiği gibi gösteremiyor, yeterince iyi yansıtamıyor. Çok basit bir örnek vereyim, 2006’da İZ TV’de programa başladığımızda öğrendik ki o sene Avrupa genelinde doğru dürüst kar yok. Ama aksine o sene Türkiye’de bayağı kar var! E o zaman ne yapacaksın? Anında çok hızlı bir proje hazırlayacak, bunu duyuracaksın, bu tanıtım için, ülkeye insanları çekmek için süper bir fırsat! Ama yok tabii, kimsenin aklına böyle bir şey yapmak gelmedi. Senelerdir Türkiye’deyim, daha ilk kez bu sene Türkiye’yi gerçekten çok güzel yansıtan, hakikaten çekici kılabilen bir tanıtım filmiyle karşılaştım. Bu işlerde hiç iyi değiliz bence.

Bu arada hazır yemekten konu açılmışken, bildiğimiz kadarıyla babanız da aşçıymış galiba? Sizin yemek konusunda herhangi bir geçmişiniz var mı? Eğitim aldınız mı?

Evet babam aşçıydı ve ben yemek yapmayı ondan öğrendim. Babam çok değişik, yaratıcı, keşfetmeye hevesli, yeniliklere açık bir adamdı. Hiç unutmam bir keresinde küçükken tatile gittiğimiz yerde bölgedeki Fransız halkın ellerinde poşetler plajda yerlere baka baka dolandığını gördük. Bir şey topluyorlar ama ne? Babam aldı beni takıldık peşlerine gözlemlemeye başladık. Bir süre sonra babam tamam dedi, çözdüm, kap bi’ poşet, biz de toplayacağız. Meğer sular çekilince ıslak kumun altında kalan kum midyelerini topluyorlarmış! Sonra biz o midyelerden nefis bir makarna yaptık, akşam yemeğimizi çıkardık ve enfes olmuştu. Öyle bir adamdı babam, doğaçlama yapardı, bana da bunu öğretti. Bence özellikle televizyon programı yapan birisi için doğaçlama yapabilmek en önemli şeydir. Aniden çıkacak bir problemin üstesinden gelebilmek, eksik bir malzeme olmadan idare edebilmeyi bilmek gerekiyor. Kaç programı doğaçlama yaparak kurtarmışızdır kim bilir?

Wilco van HerpenPeki bir aşçı olarak İstanbul’da müdavimi olduğunuz mekanlar var mı? Sizden biraz kopya çekelim 🙂

İstanbul’dayken favori mekanım da mottom da belli: Home Sweet Home. Çalışmıyorsam evde olmayı seviyorum. Bahçemde domates ektim, baharatlar ektim, onlarla ilgilenmeyi seviyorum. Mekan olarak Yakup 2’yi seviyorum mesela. Ama İstanbul’daki çoğu mekanda her gidişinde farklı durumla karşılaşma sorunu olabiliyor. Bir gidişinde çok iyi olan mekan diğer gidişinde hiç de umduğun gibi çıkmıyor. O yüzden genelleme yapmak pek kolay değil benim için. Galiba nerede ne yediğinden çok o yemeğin kimin elinden çıktığını, ne şekilde yapıldığını önemsiyorum ki onlar da genellikle daha az bilinen küçük yerlerden çıkıyor.

Galiba Türkiye genelinde böyle bir sorun var, nerenin adı duyulmuş, neresi ünlüyse oranın yemeği ya da ürünü iyi olur gibi kabul ediyoruz. Ama bu varsayım her zaman doğru olmayabiliyor tabii…

Bu konu beni çok çok üzüyor. Örneğin Van’da hayatımda yediğim en güzel peynirlerden biri mevcut; Van otlu peyniri. Ben ömrümde böyle bir şey yemedim, en az rokfor kadar iyi. Muhteşem bir tat! Şarabın yanında falan inanılmaz gidecek bir şey. Aynı şekilde İspir’de harika bir isli peynir var, çoğu kişinin haberi bile yoktur. Senede bir defa çıkartıyorlar ve özellikle sayılı olarak ahşap bidonlar içinde üretilen versiyonunun tadını size anlatamam! Zaten anında satılıyor ve bitiyor. Bunlar nasıl duyurulmaz, nasıl daha uluslararası bir üne sahip olmaz bir türlü anlam veremiyorum. Ben Hollanda’daki Michelin yıldızlı restoranı olan arkadaşlarıma bu peynirlerden götürdüğüm zaman ne yapacaklarını şaşırıyorlar, uçuyorlar resmen yerken. Elimde olsa herkese fikir vereceğim, bu ülkede duyurulacak, gösterilecek o kadar çok şey var ki! Bazen insanlara fikirlerimi anlatıyorum, millet bana “aman Wilco anlatma, fikrini çalarlar” diyor. Çalın abi çalın! Burada olanlar Paris’te vb. bir yerde olsa bütün dünya oraya akın etmiş olur, her yerde pazarlamasını yaparlar. Bizde ise işler bambaşka ilerliyor.

Bu arada yakınmalarımızı bir kenara bırakacak olursak, yakın bir zamanda yeni bir program, yeni bir proje var mı? Biz bu konuda topluca büyük bir beklenti içindeyiz.

Biz Paul Dwyer ile “Soul Foods” adlı bir programa başlama planı içindeyiz. Beraber gezeceğiz, o müziğe odaklanacak ben yemek ve fotoğrafçılığa odaklanacağım. Bir pilot bölüm hazırladık, işin kanallarla ve sponsorlarla anlaşma kısmı kaldı. Beni hakikaten çok heyecanlandırıyor bu proje, ortaya çok güzel şeyler çıkacak diye düşünüyorum. Paul çok yetenekli, özellikli bir adam ve bir arada gerçekten uyumlu bir ekip olduk. O da benim gibi Türkiye’yi çok seviyor ve burada olmaktan memnun. İkimizin de farklı farklı gözlemleri oluyor.  Bu sebeple şu an ortaya çıkacak programın bir benzerinin olması mümkün değil. Zaten Türk milleti Paul ve beni bayağı karıştırıyordu, şimdi ikimiz bir arada program yapınca işler iyice karışacak galiba.

1 Yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir