Bir Amerika’da Yaşam Öyküsü: Geldim Gördüm Döndüm!

Son zamanlarda  “siz zengin misiniz, nasıl bu kadar geziyorsunuz” (gerçekten tam olarak bu şekilde soranlar oluyor) sorusundan sonra en çok aldığımız sorular pek de şaşırtıcı olmayan bir biçimde göçmenlik kategorisinde ve özellikle Amerika’da yaşamak & okumak konusunda. Gün geçmiyor ki “Nereye göç edelim, hangi ülke daha kolay oturma izni veriyor, Amerika’ya gitmek istiyorum, nerede ne okumalıyım?” gibi sorular almayalım. Gerçi Amerika’nın yeni başkanının Trump seçilmesinden sonra bu soruyu çok daha az alacağız gibi görünüyor, orası ayrı.

Ben Amerika gibi hem mesafe hem de kültür olarak bizden çok uzak bir ülkede yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bilen biri olarak bugüne kadar Amerika’da yaşamak ve okumak  hakkında sorusu olan herkese yardım etmeyi kendime bir görev bildim. 8 sene Amerika’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönme kararı alan ben, OitheBlog’un İ’si İdil. (Öykü bu cümlenin sonunu ısrarla “Yaşar Usta” diye okuyor, size de o his geldi mi?) Türkiye’ye döndüğümden beri, yani yaklaşık 4 senedir, yeni tanıştıklarımın “kızım sen hasta mısın niye Türkiye’ye döndün”, ailemin de “Amerika’yı özlemiyor musun?” sorularına karşılık büyük bir azimle derdini anlatmaya çalışan, olumsuz tüm koşullara rağmen bugün hala Türkiye’ye döndüğü için pişmanlık duymayan ve ileride bir gün tekrar Amerika’da yaşamak zorunda kalmamayı dileyen ben. Evet tabii ki benim de Türkiye’deki koşullar sebebiyle çok karamsar olduğum, inanılmaz bir ikileme düştüğüm, Türkiye’de yaşamamak için 1123182 sebep bulduğum oluyor. Ama bu yazının teması aslında Amerika gibi ülkelerde de hiçbir şeyin uzaktan göründüğü gibi olmadığı ve birçok kişi tarafından “fırsatlar ülkesi” olarak benimsenen bir ülkede de yaşamamak için 123128 sebep bulunabileceği.

Aslında Amerikan halkının yeni başkan seçimi birçok şeyi ispatlar ve hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını biraz olsun kanıtlar nitelikte oldu. Batıda bulunan ülkelerdeki insanların sırf batı kültürüne hakim oldukları için cahil olamayacaklarına dair oluşan algı yıkılmış ve cehaletin ülkeye göre şekil değiştirebildiğini ve karşımıza farklı şekillerde çıkabileceğini de ispat etmiş oldu. İşin Kanada ve Yeni Zelanda gibi ülkelere göçmenlik için Amerikalılarla kapışmak zorunda kalacağımız boyuta geleceğini ben de tahmin etmiyordum. Ama ben zaten çok uzun süredir çevreme, insanların Amerika gibi ülkeler hakkında çok büyük bir yanılgı içinde olduğunu kendimce ispatlamaya çalışıyordum. Bu yazıyı da “Amerika’dan neden döndün” sorusuna biraz açıklık getirmek için seçim sonuçları belli olmadan yazmıştım. Trump’ın seçilmesine sevinebileceğim tek şey artık “neden döndün” sorusuna “alın işte özeti bu” gibi bir cevap verebilecek olmam. Amerika gibi güçlü bir devleti yönetmek için Trump gibi bir adamı uygun gören bir toplum arasında yaşamak istemememi artık daha fazla insanın anlayacağını umuyorum. Ama ben yine de bu uzun yazıyı yayınlamaktan çekinmeyecek, 4 sene önce neden Amerika’dan dönme kararı aldığımı, kendi gözlemlediklerim ve deneyimlerim üzerinden bir şekilde aktarmaya, Amerikan toplumunun Trump gibi bir adamı seçmesine neden şaşıramadığımı açıklamaya çalışacağım.

Dev armalı Tommy kıyafetler ve Timberland bot satışlarının zirve yaptığı yıllar

Okuma yazma öğrendiğimiz dönemden birkaç yaz sonrası ile Amerikan dizilerine bağımlılık göstermeye başladığımız dönem arasında bir noktada birçoğumuz kontrolümüz dışında Amerika’nın gerçek hayatta da Hollywood filmlerinden fırlamış, ütopik bir ülke olduğuna ikna olduk. Muhtemelen bizim jenerasyon için bu dev armalı Tommy kıyafetlerin ve Timberland bot satışlarının zirve yaptığı, herkesin tek tip giyinmeye başladığı yıllara tekabül ediyor. Eminim Amerika gibi bir ülkede yaşamanın sanıldığı gibi olmadığına kendi kendine karar vermiş, bu ülkenin emperyalist/kapitalist, dünyayı karıştıran bir “bencillik-land” olduğuna dair düşüncelere sahip olan birçok insan da vardır. Ancak bugüne kadar benim Türkiye’ye dönme kararımı şaşkınlık içinde karşılayan insan sayısını göz önünde bulundurduğumda insanların büyük ölçüde Amerika’yı ütopik bir ülke olarak benimsediğini ya da en azından Amerika’da yaşamanın nasıl bir şey olduğunu merak ettiğini görüyordum.

Ben Amerika’ya, herkesin tek tip giyinmeye başladığı o yıllarda, 13 yaşında gittim. Ailevi sebeplerden dolayı gitmek zorunda kalmıştım, kendi seçimim değildi. Onun öncesinde Türkiye’deyken bile annemin Amerika geçmişi sayesinde Amerika kültürü içinde, annemin Amerika’dan mezun olduğu üniversitenin yıllığında gördüğüm fotoğraflara özenerek, evde ailemle İngilizce konuşarak, sürekli ileride Amerika’da yaşama olasılığımın olduğunu bilerek büyüdüm. Sonra o gün geldi, sanki bakkala ekmek almaya gitme kolaylığındaymış gibi “hadi kızım sen Amerika’ya taşınıyorsun” dediler ve ben ne olduğunu anlayamadan kendimi birçok insanın adını bile duymadığı Maryland eyaletinde liseye başlarken buldum. Anadilim İngilizce, annem zaten yıllardır beni orada okumak için yetiştirmiş, ne kadar zor olabilirdi ki? Boyumdan büyük (mecazi anlamda değil gerçekten boyumdan büyük) 2 tane bavulla binmiştim uçağa. Duygusala bağlamayacağım, bir noktaya değineceğim biraz sabredin. Bir sebepten ötürü Maryland’e en yakın olan Washington D.C. Havalimanı yerine New York’a gitmek zorunda kalmıştım. Bir süredir orada yaşayan annem beni orada karşıladı ve arabayla Maryland’e doğru yola koyulduk. Yolda Burger King’de mola verdik. Amerika’da yaşamaya adapte olmak için ülkeye ayak bastıktan sonra ilk yapmam gereken fast food yemekti tabii ki, başka ne olacaktı? Elveda mantı, elveda ekmek kadayıfı….Neyse. Kasadaki  kadın en sevimli tavrıyla “merhabaaa, bugün nasılsınızzz?” diye karşıladı bizi. “12 saattir uçaktayım, çok yorgunum ve bugün Amerika’ya taşındım” gibi samimi bir cevap versem mi vermesem mi karar verene kadar kadın çoktan siparişimizi almıştı. Kadın gecenin bilmem kaçında etrafa neşe saçıyordu, o gün başına harika bir şey gelmişti herhalde başka bir açıklaması olamazdı. Anneme “bu kadın niye böyle yapmacık yapmacık sırıtıp nasılsınız diye sordu” diye sormuştum. Annem de “alışırsın” demişti. Sonradan da alıştım gerçekten. Amerika’daki yapmacıklık seviyesi 10 üzerinden 30’du. O günden sonra sormuş olmak için “nasılsınız “ diye soran yapmacık yüzlerce insanla tanıştım. Amerika’nın bana merhaba deme şeklinin bu kadar samimiyetsiz olacağını ve bunu daha o yaşımda fark edeceğimi hiç beklemezdim doğrusu. Merhaba Amerika.

Maryland mi, orası neresi?

Lise dönemini ileriye sarıyorum, çünkü o apayrı bir konu. Filmlerden gördüğünüz klasik lise ortamı var gibi ama bir yandan da aslında hiç de öyle değil. Ne güzel açıkladım değil mi? Galiba bu kısmını yazıya dökmekte güçlük çekmemin sebebi, o ortamın tam bir “anlatamam görmen lazım” meselesi olmasından kaynaklanıyor. Aslında Amerika’da lise okumanın en büyük avantajlarının Türkiye’de uygulamayı pek beceremediğimiz spor vb. sosyal alışkanlıkları edinmenizi sağlamaları ve sizi Amerika’da üniversite okumaya hazırlamaları olduğunu düşünüyorum. Gerçi bunun arkasında yatan sebebin de insanları erken yaşta bireysel ve rekabetçi bir topluma hazırlama niyeti olduğunu düşünüyorum ama o konuya şimdi girmeyeyim. Belki de tam olarak o konuya girmem gerekirdi, çünkü Amerika’nın eğitim sistemi konusunda da çok soru alıyorum. Açıkçası lisede ilk kez matematik dersine girdiğimde, benim Türkiye’de seneler önce öğrendiğim konuları daha yeni öğrenen ve 3×5’i bile hesap makinesi yardımıyla çözmeye çabalayan insanlarla karşılaştığımda kendimce Amerika’nın eğitim sistemine çok net bir puan vermiştim. Belki bu yeterli ve kısa bir açıklama olur. Özetle, ne kadar direnirseniz direnin her şeyi en kolay yoldan, en az çaba göstererek çözmeye odaklı bir eğitim sistemi içinde olmak insanın beynini mayıştırıyormuş, bunu anladım.

En büyük beklentimin sahte kimlik kullanmadan içki içebilmek olduğu dönem

Üniversite yıllarımda artık kültür şokunu büyük ölçüde atlatmış, kötü kararlar vermemin normal karşılandığı, hayattaki en büyük sorunumun erkek arkadaşımdan ayrılmak olduğu, annemin gece eve kaçta geldiğime karıştığı ergenlik yıllarını da geride bırakmıştım. Evet dünyanın neresinde olursanız olun aynı ergen sorunlarını yaşıyormuşsunuz. Ehliyetimi 16 yaşında almıştım zaten, araba satın almak da çoğu ülkeye kıyasla bayağı ucuz bir meseleydi. O noktada yıllardır part time çalışıyordum, kazandığım parayı istediğim gibi harcıyordum, istediğimle görüşüyordum, istediğim saatte evime gidiyordum. Okuduğum üniversitenin ana kampüsü 20.000 kişi civarında bir şeydi, filmlerden fırlamış bir kampüs hayatı hakimdi ve en büyük dertlerimizden biri akşam hangi ev partisine ya da bara gideceğimizdi. Amerika’nın saygın üniversitelerinden birinde işletme bölümünü %100 bursla okuyordum, bir dönem 5 ders almanın manyaklık kabul edildiği, derslerin biraz çalışkan olup rahatlıkla geçilebilecek kolaylıkta olduğu bir eğitim sisteminin parçasıydım. Hayattaki en büyük beklentim 21 yaşına girip sahte kimliğimi kullanmak zorunda kalmadan ve polise yakalanma korkusu olmadan rahatlıkla içki içebilmekti. (daha önce polise yakalanıp neden alkol ve uyuşturucu kullanmanın kötü olduğuna dair bir eğitime katılmak zorunda bırakıldıktan sonra iyice gün saymaya başlamıştım) Birçok insanın o yaşta hayal ettiği özgürlükte, “ideal” bir hayatı yaşıyordum. Part time garsonluk yapmanın toplum tarafından garipsenmediği, hatta çalışmamanın garipsendiği bir ülkede hem okuyup, hem para kazanabiliyordum ve Amerika kendi ayaklarımın üzerinde durabilmeyi öğrenmek için önüme her fırsatı sunuyordu.

Y jenerasyonu in the house

Sonra üniversite 3. sınıfa geldim ve artık öğrencilik yıllarımın bitmek üzere olduğunu, hayatımın geri kalanıyla ne yapacağımı düşünmeye başlamam gerektiğini kabullenmek zorunda kaldım. Bizi takip edenler biliyor olabilir, biz OitheBlog’un O’su Öykü ile ilkokuldan beri, neredeyse 20 senedir arkadaşız. Amerika’da olduğum süre boyunca sık sık Türkiye’yi ziyaret etmeye ve arkadaşlarımdan kopmamaya çalıştım. Ben üniversite 3. sınıftayken Öykü’nün üniversitede son yılıydı. O senenin yazında İstanbul’a geldiğimde bir yerde kahve içiyor, ileride beraber iş yapabilmenin hayallerini kuruyorduk. O da ne iş yapacağının tedirginliğini yaşıyordu. Oh be yalnız değildim… O yaz bittiğinde ve ben üniversite son sınıfa geçtiğimde, mezun olduktan sonra Amerika’da iş hayatına atılırsam hiç de mutlu olmayacağımı anladım. Amerika’da onlarca arkadaşım vardı ve o güne kadar hiçbiriyle masaya oturup beraber bir iş yapabilme hayalini kurabilecek samimiyeti yakalayamamıştım. Üstelik kurumsal bir iş hayatına sürüklenmek en büyük korkularımdandı. (Warning: Y jenerasyonu in the house) Babamı senede 1 kez görüyordum, ablamın 2 çocuğu olmuştu ve ikisiyle de doğumlarından aylar sonra tanışabilmiştim. Çok yüksek ihtimalle birkaç sene sonra metabolizmam yavaşlamaya başlayacaktı ve Amerika’daki yemekleri yemeye devam edersem obez olma yolunda ilerleyecektim. Annem de “görevimi tamamladım, çocuğum üniversiteyi bitiriyor, artık büyüdü” fikrine alışmış, Türkiye’ye dönme planları yapıyordu. Amerika’da kalmak için tek bir sebep bile bulamayacak noktaya gelmiştim.

Türkiye’ye dönüş

“Ben Türkiye’ye dönüyorum” dedim herkese. Amerika’daki çevremin “ama sen karakterini şekillendiren en önemli yıllarını Amerikan kültürü içinde yaşadın, Türkiye’deki kültüre tekrar nasıl adapte olacaksın” ve Türkiye’deki çevremin “ne yapacan lan Türkiye’ye dönüp, burada hiçbir şey yok” baskısı arasında bir noktada mezun oldum, diplomamı aldıktan birkaç hafta sonra Türkiye’ye yerleştim. Hayatımda gösterdiğim belki de göstereceğim en büyük kararlılıktı ve bugüne kadar 1 gün bile “acaba dönmese miydim?” şüphesi içinde olmadım. Deli olduğumu düşünüyor olabilirsiniz.

Yukarıda bahsettiğim o ideal, özgür yaşantı var ya? O dünyanın neresinde olursanız olun, sizi çok özgür bırakan anne babanız bile olsa öğrencilikle birlikte büyük ölçüde sona eriyor. Çünkü belli bir yaştan sonra, eğitimimizin bittiği ve hayat kaygılarımızın başladığı noktada, “özgürlük” kavramımız aslında hayalimizdeki işi yapabilmek, istediğimiz evi veya arabayı alabilmek için yeterince para kazanmak ve aşık olduğumuz insanla evlenip aile kurmak gibi şeylere dönüşüyor. İçinde olduğumuz, olmak zorunda olduğumuz bu sisteme, hatta evlilik kavramına karşı olsam bile acı ama gerçek, sistem bu. Öğrenciyken ütü masasını yemek yemek için kullanmakla, odamızı pis bırakmakla ve anne babamızla anlamsız tartışmalar içine girmekle meşgulken bu sistem gözümüze pek batmasa da 30 yaşına geldiğimizde bambaşka bir boyuta gelebiliyor. Yani demek istediğim şu ki, Amerika öğrenci hayatı yaşamak için çok ideal bir ülke olsa da, 30 yaşında hayatın gerçekleriyle yüzleşirken aynı beklentileri karşılayamayabiliyor, en azından benim için öyle. Henüz 30 yaşıma gelmesem de Amerika’da geçirdiğim 8 sene, gözlemlediğim şeyler ve Matrix’deki kahin gibi (vazoyu dert etmeyin) ileriyi öngörebilmiş olmam Amerika’nın hayatımın geri kalanında neden benim beklentilerimi karşılamayacağını anlamama yetti.

Nedir bu gözlemlediklerin arkadaş?

Beni en çok şaşırtan şeylerden biriyle başlayalım. Amerika’da 17-18 yaşlarında liseyi bitirdiğinizde önünüzde iki seçenek var; ya oturduğunuz eyalette ya da diğer 49 eyaletten birinde üniversiteye gideceksiniz. İnsanların büyük bir çoğunluğu da bu noktada ailesinden uzakta olmak, daha özgür kalabilmek, kampüs hayatını yaşayabilmek için başka eyaletleri tercih ediyor. Şükran günü, Noel, sömestr tatili gibi zamanlar dışında da ailelerini pek görmüyor. Bu noktada zaten aileden bağımsız yaşamaya alışıyorlar. Mezun olduktan sonra aile evine dönmek Amerika’da en çok garipsenen şeylerden biri. Çünkü o noktada aileler, çocuklarının kendi evlerinde oturması, işe girmesi, hatta evlilik potansiyeli olan bir ilişkisi olmasını bekliyor. 18 yaşında evi terk ediyorsunuz ya, o odanızı unutun… Tatillerde eve geri gidildiği için odanızı hemen bir hobi odasına çeviremeseler de, ailelerin büyük bir çoğunluğu çocukları üniversiteye başladığı gün hayatlarını kendilerine göre şekillendirmeye başlıyor. Oldu da mezun olduktan sonra iş bulamadınız, ya da okulda bir şeyler ters gitti, tam bir “hayal kırıklığına” dönüştünüz  ve ailenizle yaşamak durumunda kaldınız… O zaman da birçok aile çocuklarından kira alma beklentisine giriyor. Çocuklarının eğitim masraflarını karşılayan aileler zaten çoğunlukla çocuklara hayatı zindan ediyor. Ama bir de eğitim masrafını kendi karşılaması gereken öğrenci kesimi var, ki bu diğer kesime göre daha fazla bile denilebilir. 2015 yılında üniversiteden mezun olanların eğitim kredisi borcu ortalama 35.000 dolar ve bu para mezun olduktan sonra her yıl faiz görüyor. Mezunlar hem iş bulma hem de uzun bir süre bu parayı ödeme kaygısıyla öylece kalakalıyor.  Özetle Amerika’daki sistem, aileden uzak, bireysel kalmak üzerine kurulu. Amerika’daki “bireyselcilik” sisteminin ana kaynaklarından biri de bu.. Yani özetle size zorla 3 tabak yemek yediren bir anne, birkaç gün aramadınız diye trip atan bir baba yok..

Amerika’da işverenler teklif ediyormuş

Yukarıda bahsettiğim “eve dönme olayı” aslında son yıllarda biraz daha yaygınlaşmaya başladı. Çünkü dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri olarak benimsenen Amerika aslında uzun süredir krizde. Biz de öyle… Dünyadaki birçok ülke de öyle… İnsanların işsiz kaldığı, mortgage ödeyemedikleri için evlerine haciz konulduğu, etkilerinin ülke çapında birçok sektörde hissedildiği türden bir ekonomik krizden bahsediyorum. Amerika’da mezun olduktan sonra insanların önüne onlarca “fırsat” çıkıyormuş gibi bir algı var. Fakat bunu bir kez daha değerlendirmek gerek, çünkü bu dizilerdeki McDonalds’da çalışma temalı espriler boş yere çıkmadı. Benimle birlikte mezun olan arkadaşlarımın çoğu üniversite 4. sınıfın başından itibaren iş aramaya başlamasına rağmen uzun süre istediği işi bulamadı. Hatta çoğu ne yapacağını bilemeyip üniversite kredi borcunun üstüne bir de yüksek lisans kredi borcu ekleyerek eğitimine devam etti. Hali hazırda yüksek lisans eğitimi olanlar “fazla nitelikli” oldukları için iş bulamadı. Kıdemli işi olanlar maaşları karşılanamadığı için işten atıldı, daha düşük seviyeli pozisyonlara girdi ya da garsonluk yapmaya başladı.

Amerika’da rutin bir hayat nasıl oluyor?

Diyelim ki gerçekten çok donanımlı ve başarılı, firmaların iş vermek için birbiriyle kapıştığı birisiniz. Ya da girişimci birisiniz ve firmaların yatırım yapmak için sıraya girdiği dahice bir fikriniz var. Harika, önünüzde muhtemelen çok güzel ve iyi para kazandıracak bir kariyeriniz olacak. İnsanların kıskançlıktan ikiye ayrılacağı türden bir ev, toplasanız araba parası edecek kıyafetler alabilirsiniz, hafta sonu uçağa atlayıp Vegas’ta bir penthouse kiralayıp en pahalı yerlerde yemek yiyebilirsiniz. Öncelikli sorun şu ki, eğer gerçekten çok şanslı biri değilseniz ve dahice bir fikir bulup onu milyonlara satmadıysanız muhtemelen o başarıyı devam ettirebilmek için çooook çalışmanız gerekecek. Belki akşamları, haftasonları devam eden iş saatleri…Bu sadece Amerika’da değil, dünyanın her yerinde böyle, evet. Ama Amerika’da o parayı kiminle ve nasıl harcayacaksınız? Etrafınızdaki birçok insan normal bir iş yaşantısında, evli, çocuklu olacak. Sosyalleşmenin yalnızca alkol almak üzerine kurulduğu, kafelerin erken saatte kapandığı, açık bir kafe olsa da iş çıkışı sadece sohbet etmek için bi’ kahve içecek, derdinizi içtenlikle dinleyecek arkadaşların çok az olduğu bir ülkedesiniz. “Ne varmış sosyalleşmek için alkol almakta, tam benlik” demeyin, işin içinde olunca o öyle hayal ettiğiniz gibi bir şey olmuyor çünkü. Hani bizim haftada 3 kez arkadaşlarımızla aynı kafeye bile olsa oturduğumuz durumlar, spontane gelişen ev misafirlikleri, sıradan bir günde annemizle babamızla yediğimiz yemekler, ülkeyi kurtarmak için oturduğumuz rakı sofraları var ya? Onlar Amerika’da yok. Amerikalıların çoğu farkında olmasa da aslında çok yalnızlar.. Bence işte bu sebeplerden de bilinç altlarında üniversitede eş bulma, mezun olduktan hemen sonra evlenme ve çocuk yapma beklentisine giriyorlar. Türk insanları evlilik manyağı, Facebook’taki ilkokul arkadaşlarımız neden çıldırmış gibi patır kütür evleniyorlar diye yakınıyoruz ya… Şu anda benim yaşıtım olan evli ve çocuklu çok daha fazla Amerikalı arkadaşım var.

United Colors of Amerika

Tabii yukarıda anlattıklarım işin bir tarafı. Diğer açıdan bakınca tabii ki benim de Amerika’da çok iyi dostluklarım oldu. Hala görüştüğüm, İstanbul’da evimde ağırladığım, uzun süre görmesem bile aynı samimiyette devam ettiğim arkadaşlarım var. Ama doğruya doğru, onların hiçbirinin kökeni Amerika değil, çoğu bizim komşu ülkelerden yani benzer kültür özelliklerimiz olan yerlerden. Belki orada doğmamışlar, belki oraları hiç görmemişler bile ama, en azından ailelerinin kökeni bir şekilde başka yerlere dayanıyor. Amerika’nın “fırsatlar ülkesi” olarak benimsenmesinin bir sebebi de birçok farklı ırktan ve kültürden insanlar barındırıyor olması. O oturma iznini kaptıktan sonra Türk olmuşsunuz, Fransız olmuşsunuz, Rus olmuşsunuz aslında pek de bir önemi yok. Azınlık grupları artık garipsenemeyecek, dışlanamayacak kadar fazla. Seçimlerde boşuna bu gruplara oynamıyorlar. “Sizi fırsatlar ülkesine aldık, şimdi karşılığını verme vakti geldi”.. Neyse… İnsan evrimi teorisinin (homosapienlere selam çakalım) kökenlerinden biri de insanların ortak özellikler paylaştıkları, yakınlık gördükleri insanlarla bir arada olması. (konuyu nasıl buraya getirdim ben de bilmiyorum) Nitekim dünyanın her yerinde de böyle oluyor. Amerika’dayken de ister istemez kendinize Türkleri veya benzer kültürdeki insanları çekiyorsunuz. Tamam, sorun yok olabilir. Ama kendinizi Türklerin olduğu küçük bir grupla sınırlandıracaksanız ne diye kalkıp taa Amerika’ya gidiyorsunuz? Onu zaten burada da yapıyoruz..?

Bireyselcilik Felsefesi 101

Amerikalı insanlar var tabii yok değil, hatta Amerika’nın metropol olmayan şehirlerinin büyük bir çoğunluğu Amerika kökenli insanlar. Eğlenceli, espri anlayışı olan, haftanın 5 günü beraber çıkıp içki içtiğim, partilere gittiğim, hatta beraber seyahate çıktığım Amerikalı arkadaşlarım da oldu. Ama o insanlar kendilerini alışık oldukları kültüre ve içinde bulundukları “bireyselcilik” sistemine o kadar kaptırıp gidiyor ki, kontrolleri dışında “çıkarcı” insanlara dönüşüyorlar. Aslında dönüşüyorlar derken, belki hep öyleler ama bu sizin bir süre sonra gözünüze batmaya başlıyor. Partiye giderken gruplarına içki içmeyecek ve arabayı kullanacak birini de arıyorlar. Öğrenciyken her gününü geçirdikleri, belki aynı odayı paylaştıkları arkadaşları bir süre sonra sadece mezunlar günü ve benzeri toplantılarda karşılaşıp “yaa üniversite günlerimiz ne eğlenceliydi, ne kadar da çok içki içiyorduk” dedikleri insanlara dönüşüyor. Evlendiklerinde “double date” yani 2 çift olarak yapabilecekleri bir aktiviteleri olsun diye evli çift avına çıkıyorlar. Çocukları olduğunda da onunla oynayacak biri olsun diye çocuklu aileleri gözlerine kestiriyorlar. Kendilerinin daha iyi olduğunu ispat etmek için haftada kaç kez seks yaptıklarını, çocuklarının nasıl akıllı olduğunu etrafındakilerinin gözüne sokuyorlar.  İnsanların birbiriyle rekabet etmek üzerine kurulu olduğu bir sisteme hoş geldiniz. Bireyselcilik felsefesi 101.

Türkiye mi, orası neresi?

Ülke çapında bireyselciliğin bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de bence Amerikalıların çoğunun dünyada onlardan başka bir ülke yokmuş gibi davranması. “Allah bir sonra Melek Yargıcı bir”in Amerika versiyonu gibi düşünün. Böyle düşündüklerini dış politikalarından hissedebiliyoruz belki ama bu durum sıradan bir Amerikalının hayatına nasıl yansıyor?  Şöyle oluyor. Eğitimli olan insanların bile Türkiye’nin tam olarak nerede olduğunu bilmemesine, bilenlerin de dünya tarihinin yüzde bilmemkaçında adı geçen Osmanlı’dan bile bihaber olduğuna, tüm müslümanların terorist olduğuna inanan insanların olduğuna şaşıramaz hale geliyorsunuz. Özetle şunu demek istiyorum, bizim Türkiye’deki “cahil insan” algımız ile Amerika’daki cahil insan algısı farklı şeyler. Ancak bu cahillik kriterlerinin yüzde yüz örtüşmemesi, o bireylerin cahil olmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye’de batılı ülkelerdeki insanların “bizim kadar” cahil olamayacağına dair tuhaf bir algı var. Hatta bu iş daha da ileri taşınarak, Amerika vb. ülkelerin adaletli, demokratik ve eşitlikçi ülkeler olduğuna yüzde yüz inanmaya kadar gidebiliyor. Bu noktada konudan biraz sapacak bile olsak, Amerika’nın Demoktrat ve Cumhuriyetçi partilerinin görüşleri hakkında bir takım bilgiler vererek Amerika gibi bir ülkenin halkında da bize çok da yabancı gelmeyen “biz ve onlar” ayrımcılığının var olduğunu örneklendirmek istiyorum.

Demokratlar: Solcu, toplumsal değerlere önem veriyor, eşcinsel evliliği destekliyor, kürtajın kadınların kendi seçimi olduğuna inanıyor, büyük ölçüde idamın yasal olmaması gerektiğini düşünüyor, göçmenler için kolaylık sağlamayı hedefliyor..

Cumhuriyetçiler: Sağcı, bireyselci değerlere önem veriyor,  eşcinsel evliliğe karşı çıkıyor, kürtaja karşı çıkıyor, büyük ölçüde idamın yasal olması gerektiğine inanıyor, göçmenliği engellemek ve insanları sınır dışı etmek istiyor..

Amerika’nın politikasını masaya yatıracak kadar bilgili olduğumu düşünmüyorum, sadece herhangi bir ülkeyi 2’ye ayırabilecek zıt görüşler olabildiğini göstermek için, göze çarpan birkaç örnek vermek istedim.

Amerika’da yalnızca dava açarak zengin olmak ister misiniz?

Amerika’nın adalet sistemi hakkında da hep karışık duygular içinde oldum. Hukuk sisteminin çok fazla eleştiriye açık olduğu bir ülkede yaşarken “derdinize ediyim” gibi yorumların gelmesini göze alarak izninizle bu konuda birkaç örnek vererek yakınacağım. Amerika’da sırf istedikleri işe alınmadıkları için firmalara ırkçılık yaptığını öne sürerek dava açan yüzlerce insan var. Ve emin olun bunların yalnızca bir kısmı gerçekten ırkçılığa maruz kaldığı için dava açıyordur (tabii ki bu konudan bağımsız olarak Amerika’da hala çok fazla ırkçı insan var) Bu konuda işler o kadar çığırından çıkmış durumda ki, x kişisinin y kişisine ırkçılık yapıp yapmadığı tespit edilemez bir duruma gelmiş halde, çünkü herkes bu işi suistimal ediyor. Bununla birlikte adalet sisteminin suistimal edildiğini gösteren onlarca örnek verilebilir. McDonalds bardağının üstüne “sıcak içecek” yazılmadı diye dava açan adamın şehir efsanesi haline gelmesinin bir sebebi var. Aslında bu gerçek bir olay. Arkadan biri arabanıza dokunduğunda, yaralanmasanız bile “psikolojik travma” yaşadığınızı öne sürerek de tazminat davası açabilirsiniz, mağazada kayıp düştüğünüzde yerin ıslak olduğuna dair bir uyarı olmadığı için de. Siz anladınız. Hatta durumu abartıp bu gibi tazminat davalarından uzun süre geçimini sağlayanlar bile oluyor.

Bu kadar şey anlattım ama olur da biri bir gün bana “8 sene Amerika’da yaşadıktan sonra neden Türkiye’ye döndün, anlatmak için 2 dakikan var” dese durumu şöyle de özetleyebilirdim. Uzaylıların ve başka bir dünyanın var olma ihtimali kesinleşmediği, parçası olmak zorunda olduğumuz sistemler yok olmadığı sürece dünyanın her yerinde aynı kaygılarla yaşamaya mahkumuz.

Ben rakı sofrasında gerektiğinde Türkiye’yi, gerektiğinde beni içinde olmamam gereken bir durumdan kurtaran dostlarımla, ailemle kalmayı tercih ettim. Evet. Konu uzaylılara kadar dayandığına göre Area 51’i anlatmaya başlamadan önce yazıya bir son vereyim. Buraya kadar okuduysanız ayrıca teşekkür ederim. Sevgiler!

33 Yorum

  • evet sonuna kadar okudum vallahi, ben de baya Amerika`lı gibi yaşıyormuşum onu fark ettim 😀 okurken aldığım kredileri hala ödeyemedim, hala faizlenmeye devam ediyor. Yüksek lisans yaptım arada yetmedi doktora da yapıyorum ama doktoram bitince işsizim! O durumda da çoğu iş için uygun aday olmuyorum maalesef. Ha şu an yaptığım işte de yapmam gerekenden hariç her işi yaptığım için mutlu da değilim, orası da ayrı mevzu. Herkesin işi gücü başka şehirlerde olduğu için annemle babamla ve kardeşimle senede 2-3 görüşebilir durumdayım. Çevremizdeki arkadaşlar hiç de öyle küt diye evlerine davet etmiyorlar hatta çocuğu olanlar bizimle görüşmeyi bıraktı 😀 Buraya kadar olaylar benzer ama burada bir de sürekli dolara endeksli değersizleşen paramız, hemen herşeye 2 katı ödemek zorunda oluşumuz… diye başlayıp bitmek bilmeyen bir liste olunca imkanım olsa Amerika`yı tercih edermişim gibi geliyor :/

  • Yıllardır amerikalılarla takılırım(müşteri baabında,cruise gemisi)bu kadar net anlatılabilirdi düşündüklerim.Yazdıklarınız eyalete göre de değişmiyor,en *countryside* dediğimiz yerlerdeki insanlarda aynı.Farkı bazı eyaletler/bölgelerdeki insanların daha sıcakkanlı olması o kadar.
    Harıl harıl *trde nasıl iş kurabilirim,nası rahat yaşayabilirim,abd’ye taşınmak zorunda kalmasam keşke* diye planlar yaparken,millet bana *mal lan bu* diye bakıyor.

    Doğmak-okula başlayip parti manyağı olmak-üniversitede sorority/fraternity takılıp yine parti manyağı olmak-iş bulup evlenmek-çocuk doğurmak-ölmek zincirini kırabilmişsiniz,tebrik ederim.

    Lakin türkiyede yavaş yavaş ufak bir amerikaya dönüşmekte.Özellikle özel sektör.

    Buna rağmen,ABD’de yaşamanın avantajlarını da unutmamak gerek -hoş herkese uymaz o ayrı-.Mutlu olan çok tanıdığım var.Zannedersem kişilikle alakalı.

  • Ekleme yapayım:
    Yazdıklarınız sadece ABD için değil,bütün diğer anglosakson ülkeleri içinde geçerlidir aslında(Kanada,Avustralya,İngiltere,biraz yeni zelanda).

  • Yazını baştan sona bir çırpıda okudum ve kafamdaki Amerika yapısını değiştirdin.
    Youtube’dan Can Çolpan’ı takip edip videolarını izleyerek etkilenen biri olarak beni 8 senelik deneyimin ile şaşırttın.
    Senin yüzünden Amerika işini tekrar sorgulamam gerekecek 🙂
    Sevgiler.

  • Trt’de bir belgesel izlemiştim İdil yurt dışında yaşayan türklerle ilgili. Amerikada hastanede çalışan bayan doktor anlatıyordu… ‘ birgün camdan dışarı bakarken Türk bayrağı dalgalanan kuru yük gemisi limanda demirlemişti. her sabah geldiğimde limandamı diye bakıyordum, nasıl kendimi iyi hissediyordum anlatamam. bu böyle bir hafta devam etti ve bir sabah geldiğimde limanda olmadığını gördüğümde hüngür hüngür ağlamıştım ‘ hiç gurbette olmadığım halde bende ağlamıştım doktorla birlikte . dünyanın en ücra köşesini görmek için can atarken bile hiç yurt dışında yaşama isteğim, hevesim olmadı ama hiç! sizi kıskandığımıda söylemiştim sanırım :))

  • Yurtdisinda yasayan iyi bir takipciniz olarak bu yaziyi okumaya basladigimda heyecanlandim ancak itiraf etmeliyim ki oldukca kopuk, bir neden-sonuc iliskisi icer(e)meyen bir yazi olmus. Amerika’dan donmenizi saglayan hemen hemen her turlu neden Turkiye’de su an fazlasiyla mevcut. Uzerine asiri dindarlik, sebepsiz muhafazakarlik, tahammulsuzluk, siddet, teror, oldukca dusuk bir gsmh, gittikce degersizlesen para, olumler, patlamalar, sadece Istanbul’a ozgu belli basli problemler.. etc. listeyi oldukca uzatabilirim.
    Amerika gibi güçlü bir devleti yönetmek için Trump gibi bir adamı uygun gören bir toplum arasında yaşamak istemeyip Tayyip gibi bir adami bu is icin uygun goren, ustelik bir kere degil baya cok kereler, bir toplum arasinda yasamayi sevmek/istemek anlamsiz geldi. Niyetim kararinizi yargilamak degil lutfen yanlis anlamayin, kaldi ki ben senelerdir insanlarin neden Amerika’da yasamak istedigini asla anlamamisimdir. Sadece sizin Turkiye kiyaslamaniz pek bir alternatif geldi ve altinda yatan sebep daha cok ‘comfortably numb’ denilen duruma uygun gibi.

    Sevgiler 🙂

  • Harika bir yazı olmuş.Ben ABD’ye hiç gitmedim ancak Amerika kıtasına,genel anlamda dünya tarihine ve sosyal bilimlere ilgi duyan biriyim.ABD’de yaşama hayallari kuran bir çok arkadaşımla tartışmışımdır buna benzer konularda.Çünkü sosyal devletin olmadığı,bireyci ve sürekli diken üzerinde durduğunuz bir ülkede yaşamak için can atmak her zaman mantıksız gelmiştir bana.Yazıda sağlık sistemini vs. de görmek isterdim.Çünkü Amerikan sisteminin insana ve bireye bakışını çok iyi özetliyor bence.Keza eğitim sistemide kazıdıkça bir çok malzeme içeriyor bu konu hakkında.

    Bunların yanında bu konuda az bulunan bir kaynak yaratmışsınız.Emeğinize sağlık 🙂

  • Elinize sağlık. Yazınız ABD’de yaşamm hakkında gerçekten önemli fikirler veriyor. Ama dönme nedenleriniz maalesef beni hiç mi hiç tatmin etmedi. Düşünün ki Türkiye’de insanlar ekonomiyi geleceğini değil can güvenliğini düşünür hale geldi.

  • merhaba peki size sorsam desem üniversite için almanya’mı amerika’mı dersek ne dersiniz.Seçeneklerde türkiye yok 🙂

  • Cok guzel anlatmissin Idil, ellerine saglik! Bende Londra’da aldigim universite egitiminin bir parcasi olarak Santa Barbara eyaletinde 7 ay ogrenci degisim programina katildim. Sure boyunca cok gezdim, ama genelde bire bir insanlarla deneyimim, okul kampusunde oldu, ki onlarda yeterince sasirticiydi. Her ne kadar buyuk beklentilerle gitmemis olsam da toplum ve politika hakkinda bazi gerceklikler hic tahmin etmedigim bir siddetle yuzume vurdu. O zamandan beri Kaliforniya eyaletinin guzellikleri yaninda, diger gercekliklerini de etrafima anlatir oldum. Ozleyecegim seyler hakkinda bir yazi yazdim da oturupta elestirel bir yazi yazamadim, zor geldi, uzar dedim. Cok guzel ozetlemissin, arkadaslarimla linkinizi paylasicam 🙂

    Genelde cok yorum birakan bir okuyucunuz degilim, ama cok guzel yaziyorsunuz, hep yazin keyifle okuyalim!

  • Tesekkür etmeden gecemeyecegim kısa bır sure kaldıgım America dan dondukden sonra artık yanıtlamakdan yoruldugum,anlatırken fenalık gecırdıgım tum konuları uzuncana yazmıssınız ellerinize saglık şimdi linki kopyalayıp herkese özelden gonderesim var :)) ben mutluyum yaa siz yormayın kafanızı boyle seylere diyede baslık da atarım :)) bir de anlatıyosun anlatıyosun en sonunda yorum şu;yani ben hala anlamadım niye döndün demiyolar mi ?

  • Sevgili idil, arkadasim, biraz cesur ol, yurekli ol, bu moderator onayida nedir? Bak arkadasim, Amerika’da sen asosyal yasamissin, yada seni dislamislar, cunku Amerika cok zengin bir kulture sahiptir, o kadar cok cesit restourant’lari vardir ki, hangi yemegi yiyecegini sasirirsin, bizde fix kebap vardir, hani alkolle sosyallesme var ya, o Turk insanina has bi ozelliktir, club’a gidip birbirine bon bon bakar, kopek gibi icerler, oysa Amerika’da canli band vardir, ultra showlar vardir, vip eglence paketleri vardir, efsane broadway showlar vardir, segrederken baska zamanlara gidersin, unutulmaz Q showlar vardir. Sampanyani yudumlarken boyut atlarsin, metropolitan musuem’da tarih yolculugu yaparsin, hollywood studyolarinda, mummy yada van helsing’de filmi damarlarinda yasatirlar adama, cok cici arkadaslarin olur, dedikodu yapmadan sohbet , gulmeyi ogrenirsin, sana yemekler yaparlar, hayati kasmamayi ogrenirsin, sonra bi sevgilin olur, tertemizdir, bakimlidir,saygilidir, her seferinde kocaman bi buket cicekle gelir yanina, turk erkegi gibi kisa boylu, tiknaz, tuy yumagi, kokarca bi adam degildir, cunku adamin genleri cok kalitelidir, uzun boylu, atletik, guzel gozludur, seni sadece yemege goturup, evine atmaya calismaz, mesala Turkiye’de dolma kulturunun oldugunu ogrenip, sana dolma yapar kendince, hayvanlari cok severler, beraber zoo’ya gidersiniz, cok eglenirsin, o dunya tatlisi hayvanlari sevmek terapi olur sana, evde otururken, hic hizmet beklemez, aksine o getirir cayi, suyu sana. Ama oda Turk erkegi gibi kiskanctir, sahiplenir, hic elini birakmaz disarda, bi Miami south beach’e gidersin, orda saatlerce cesit cesit irk’dan gelen insanlara bakarsin, luks arabalar, cok guzel seksi kadinlar, acayip cool adamlar, okyonus’dan gelen fresh hava, bi gozun gonlun acilir, sonra bi outlet’e gidersin 20 $’ a sahane kiyafetler alirsin, bi mutlu olursun o zaman, fast food yemek zorunda degilsin Amerika’da, cunku organik beslenme saglikli yemekler cok convenient’dir, mesala bi pollo tropical yaparsin, cok ucuza lezzetli izgara tavuk yersin, plantain’ida unutmamak lazim, ben LA, New york, Miami’de uzun yillar yasadim, mutlaka gorulmesi, gereken yerdir Amerika, kasmadan eglenmeyi, ogrenirsin, tabii bunlar hep para mevzusudur, ben cok gordum, Amerika’ya gidip’te birak araba kiralamayi, evine televizyon alicak parasi olmadan, 2 odali evde 5 kisi yasayip, oturdugu mahalleden baska bi yeri goremeden, dönüş yapan insanları, sonuç olarak eğer imkan varsa, burda marka araba, kıyafetlere para’yı bıraz az akıtıp, görmek yaşamak lazım başka ulkeleri ve kültürleri, kalın sağlıcakla

    • Buna İdil cevap vermesin ben cevap vereyim, dayanamayacağım çünkü 🙂 Öncelikle yorumların kontrol altından geçerek yayınlanmasını “cesur olmamak” şeklinde adlandırmanız bayağı enteresan, internet ortamındayız, buraya neler yazılabilme ihtimalini olduğunu, kimlerin kimlerin ulaşabildiğini tahmin ediyorsunuzdur, o sebeple yorumlar kontrolden geçiyor.

      Yukarıda anlattıklarınız iyi, güzel, hoş, yalnız bu sizin kişisel hayat hikayeniz. Bir ihtimal geçenlerde izleyip etkinlendiğiniz bir romantik komedinin konusu da olabilir, zira hayat hiçbir yerde sadece yukarıda anlattığınızdan ibaret değil 🙂 Dünyanın herhangi bir yerinde yaşamayı “cici arkadaşlar, çiçek alan sevgili, Miami’nin lüks arabaları ve seksi kadınları, herkesin hayvanları sevdiği bir ülke şeklinde ütopik bir dünya olarak betimlemek bence bu konunun üstüne hiç ama hiç düşünmemiş olmak demek. Bu yazıda İdil onlarca “daha önemli” konuya değinirken, olaya başka bir açıdan yaklaşmaya çalışırken, çeşitli kıyaslamalar yaparken gelip de “bak kardeeeş” şeklinde başlayan, unicornlar ve gökkuşakları ile dolu bir dünya anlatmanızı çok anlamsız buldum. Velev ki anlatacaksınız, tabii ki karşı çıkacak değiliz, ancak girizgah bayağı yersiz olmamış mı?

      İdil’in Amerika’da gayet aktif bir sosyal hayatı, aşık olduğu ve aylarını geçirdiği sevdikleri, halen görüştüğü onlarca dostu oldu. Eminim ki ona da ellerinde çiçekler, kapısında sırılsıklam insanlar falan da denk gelmiştir merak etmeyin dışlanmadı yani, sağolun çok düşünceli olduğunuz için. Eminim İdil “insanların kişisel görüşlerine saygı göstermeyi” de büyük ölçüde Amerika’da öğrenmiştir, oranın artılarından biri daha, gördüğümüz üzere Türk insanında pek öyle bir şey yok çünkü. Kişisel yorumlarını yazan birine “cnm sni dışlamşlr…” falan yazabiliyoruz, öyle huylarımız var.

      Normal koşullarda “benim yaşantım şu şekildeydi, o açıdan da yaklaşmak gerek” şeklinde ifade edeceğiniz bir yorumu burada görmekten mutluluk duyardık, ancak şu pek olmamış sanki.

      Hoşçakalın, bir daha hiçbir yorumunuzu burada yayınlamayacağımızı da ekleyeyim, boşuna emek harcamazsınız en azından.

      Sevgiler

      Öykü

    • Sayın Nazan , Size katılıyorum Avrupada yüksek ögrenimimi bitirdim tabii yıllar oldu. Fransada okudum ve buradaki Türkler ( bazıları ) yemek sorunu oldugunu söyler arap ve ortadoğu lokantalarına yada fast foodlara giderdi, daha nasıl açıklanır , Dediğiniz gibi dünya mutfagının ve eğlencesinin oldugu bir ülkede bu serzenişte bulunanlara eğitimin sadece okumak olmadığı , kültürü bilmek araştırmak denemek ve yaşamak olduğunu anlatmak çok güç. Kebap ve şiş’e elveda ben artık istemiyorum, sevenlere afiyet olsun . Ben bugün dana carpaggio yemek istiyorum
      Sevgiyle Kalın

  • Yazınızı annenizin önerisi üzerine zevkle okudum. Gerçekleri çok güzel bir şekilde dile getirmişsiniz. Kutlarım, sevgiler.

  • sapka cikartiyorum, gercekten tebrik ediyorum yasinizi tam olarak bilmiyorum ama gencecik oldugunuzun farkindayim bu yazi dahil diger tum gezi yazi ve tavsiyeleri de dahil olmak uzere yasinizin cok ustu olgun ve ongorulu degerlendirme/tespitleriniz icin tebrikler

  • Sevgili OI,

    Gerçek anlamda takip ettiğim tek blogun yazarlarından biri olarak aynı yollardan geçmiş olmamız size olan sevgi ve hayranlık seviyemi bir üst seviyeye taşıdı. 🙂 Hem sevdiğiniz işi yapabilme cesaretini bulduğunuz hem de bunu en yakın arkadaşınızla birlikte yapabildiğiniz için çok şanslınız. Ama şans insanı bir durağa kadar götürüyor sonraki duraklar için çalışmak üretmek şart ve sizler bunu da başarıyorsunuz. Tebrikler. Samimiyetiniz ve tatlılığınızla hiç tanışmadığım kız kardeşlerim gibisiniz.

    İdilcim,
    Amerikadan döneli 8 yıl oldu ve bir kere bile keşke demedim. Burada ne yaşanırsa yaşansın hatta gündeme bakınca her geçen gün insanın kaçası gelse de, DNA larımızda var olan samimiyet ve sosyal alışkanlıklarımızın olmadığı diyarlarda o tarifsiz eksiklik heran bizimle. Açıklamak kolay değil haklısın yaşayan bilir. Tek bildiğim yaşanacak iyi ya da kötü her deneyim ailenin ve gerçek dostların yanında daha anlamlı.

    İyi ki dönmüşsün de Oİ olmuşsunuz 🙂

    Hep böyle kalın,
    Sevgiler

  • Bence, acısıyla tatlısıyla güzel bir tecrübe onun için olumsuz yazılanlar için kafanıza fazla takmayın( ben dönmezdim) 🙂

  • Merhaba Oyku,

    Benimde acisiyla tatlisiyla benzeri bir Florida maceram oldu.. Oradan da Turkiye’ye donemeyip Dubai’ye gecis yaptim.. Hali hazirda 4 yili askindir Dubai’deyim.. Yasam ve culinary uzerine olusturdugum bir blogum var..Goz atarsan memnun olurum. http://www.chefexpat.com
    Tesekkurler, saglicakla kal..

  • Benimde evlenme durumum var, Kaan arkadaşımız gibi. Kız arkadaşımla 2 seneden fazladır Türkiyede yaşıyoruz başlarda hiç Amerika’da yaşamak gibi bir düşüncem yoktu. İşim, ailem, arkadaşlarım kültürüm beni buraya bağlayan şeylerdi. Ancak son dönemlerde Amerikaya gitme fikri kafamda yer etti. Yukardaki güzel blog yazısında arkadaşım, kafamdaki çekinceleri çok güzel ifade etmiş. Bnimde en büyük korkum sıcakkanlılığı , dostluğu Amerikada yakalayamama korkusu. Çünkü bunlar hayata anlam katan şeyler. Kız arkadaşımla dünyanın her yerinde yaşarım peşinden her yere gidilecek bir kadın. Ancak ne iş yapacağımın belirsizliği, sosyal hayatın zorluğu beni düşündürüyor. Kafam çok karışık anlayacağınız , tavsiyelerinizi beklerim

  • Değerli arkadaşım,
    Yazınızı oldukça etkileyici buldum. Oldukça da yakın zamanlı bir yazı. Güncel yorum bulmak oldukça zor oluyor.
    Ben hala Amerika tercihinde ısrar edenlerdenim. Bunun başlıca sebebi ise, 6 yaşındaki oğlumun, 13 yaşına kadar, eziyet haline getirilmiş, ezbere dayalı bir eğitim sisteminde okutmak istememem. Bir şeyleri erkenden yapma gereği, bizim kültürümüzün en problemli tarafı bence. Ne için koşturuyoruz? Türkiye’de teok sonucunu bekleyen, hangi liseye gidebileceğinin stresini çeken binlerce 13, 14 yaşlarında çocuk var. Bu zulüm neden? Oyun oynaması gereken çocuklar, özellikle İstanbul’da, Ipad ve dersleri arasında sıkışmış durumda. Çünkü, anne ve babalarının onlara zaman ayıramadığı durumlarda, sokağa bırakamamak gibi çekinceleri var günümüz Türkiye’sinde. Senin belirttiğin, Amerika’da üniversite sonrası hayat mücadelesi ve yarışı, Türkiye’de ilk okul birinci sınıfta başlıyor.
    Daha önemli bir konu ise, senin ismini bile bilmediklerini söylediğin Türkiye’mizin, doğal olarak dilini de kimsecikler bilemiyor. Bunun doğal sonucu olarak, benim oğlum üç yaşından beri ingilizce eğitimi almak zorunda kalıyor. Çünkü Türkiye’de de yaşasan, iş bulmak istediğinde Türkçe’nin hiç bir önemi kalmadı ne yazık ki. İkici, üçüncü, beşinci dil daha önemli.
    Hadi bunların hepsini halletik diyelim. 20’li yaşlara getirdiğim, kalbimin içerisinde, kendime özel şeyleri bile ona feda ettiğim oğlumu, askere göndermem gerekiyor. Sen askerlik nasıl bir olay biliyor musun? Ben sana anlatayım;
    Ben 4 sene askeri lise okuduktan sonra, Harbiye’yi bırakıp sivil üniversiteye gittim. Üniversite bittikten sonra da 7 ay askerlik yaptım. Asteğmen olmak istemediğin taktirde, senin entellektüel seviyeni anlama şansı olmayan, anlamadığı gibi, buna karşı eziklik hissedip seni tahrik etmeyi görev bilen varlıkların cennetidir askerlik. Eski asaletinden eser kalmamış, üniforma giyen subayların bile grurlanamadıkları bir hal almıştır askerlik. Fakirin şehit olduğu, zenginin gitmek zorunda bile olmadığı bir yerdir askerlik. Mustafa Kemal Atatürk ismiyle anılan muhterem kişinin, Anıtkabir’den akan göz yaşlarıdır askerlik.
    Türkiye’nin durumu belli. Sosyolojik açıdan, statüler arasında, önemli boşluklar oluştu. Ara kademeler gün geçtikçe azalıyor. Zengin ile fakir, dağ ile denizin dibi konumuna geldi artık.
    Bu kadar başını ütüledim ama daha da önemli konular var ne yazık ki! Ülkemizde 1 Ağustos 2017 tarihi itibari ile doğmuş olan Suriyeli bebek sayısı 230.000
    Ülkemizde bulunan 15 yaş altı Suriyeli çocuk sayısı 1.500.000 ve bu çocuklardan sadece 500.000 adedinin okuyabildiği düşünülüyor. Karamsar olmak istemem ama ben o kadar olduğunu da düşünmüyorum.
    Şimdi, bundan 10 yıl sonra, benim oğlum 16 yaşına geldiğinde, yukarıdaki durumun sonuçları ne olacak? Gece klübü, bar pavyon fedaileri, hayat kadınları, tetikçiler ve benzeri branşlarda çalışan insanların sayısı, yukarıdaki rakamların on katı kadar artmış olacak. Bu insanların kültürü, savaşlar sebebi ile asimilasyona uğramış. Bununla beraber eğitimsizlik, bu insanları, bizlerden çok ama çok farklı kılıyor. Elde etmek için, dövmek, öldürmek, çalmak ve benzeri aksiyonlardan başka bilebilecekleri bir davranış şekli olmayacak. Çünkü şu anda onlara bunu öğretebilecek kimse yok. Bunu tasa eden bir devlette yok. Benim, “Kavga etmek, kötü insanların işidir” diyerek büyüttüğüm oğlumun, bu ortamda sıkışmasına nasıl müsade ederim?
    Senin değinmediğin bir başka konuyu da ben dile getirmek isterim. Amerika’da silah ruhsatı almak Türkiye’ye göre çok ama çok kolay. Türkiye’de taşıma ruhsatlı silah alabilmek çok zor ve pahalı. Bu akşam açalım haberleri ve kaç tane asker uğurlamasında, kaç tane düğünde havaya silahla ateş edilmiş izleyelim. Bu silahların ruhsatsız, kaçak olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama televizyonu ihbar konusu yapacak ve bu konunun üzerine gidebilecek bir emniyet teşkilatımız yok. Milletvekilleri kaleşnikoflarla, bakanlarımız, altın kaplamalı özel silahlar ile boy boy poz veriyor. Neden? Çünkü biz Türk’üz. AT, AVRAT, SİLAH…
    Hangi at…, hangi avrat…
    Bu boy boy resimlerin cahil halktaki yansıması doğal olarak ne oluyor? Karın, çocuğun yanında iken, yere çöp attı diye uyardığın, iğrenç bir varlığın sana silah çekmesi ve oradan nasıl kaçtığını bilememen oluyor. Yani yere çöp atarken uyarılmanın hesabını silahla kesen insanların arasındayız artık. Bu anlattığımı daha çok yeni iki gün önce, ben yaşadım. İnanmak dahi istemiyorum.
    Daha bir sürü şey yazmak istiyorum. Ancak yazmayacağım.
    Bunları yazmamın sebebi ise, sizi ülkemde kalmak adına çok optimist buldum. Bu iyimserliğiniz ile anlattıklarıma değerli yorumlarınızı bekliyorum. Ülkemde kalmak istiyorum. Ama artık yeterli sebep bulamıyorum.
    Saygılarımla…

  • Sevgili İdil, Amerika ile ilgili planlar yaparken yazınızı okudum ve duvara toslamış gibi oldum. 🙂 Aramızda yaş farkı olduğunun farkına vardım ve aynı pencereden bakmadığımızı anladım.

    – 44 yaşında iş aradınız mı? Arayamazsınız çünkü sizin için daha 15 sene var en az. 🙂 İş ilanları kriterlerinden biri : 35 yaşını aşmamış olmak. Ne yapayım öleyim mi bundan sonra? Irkçılık mı demiştiniz? Alın size ırkçılık.

    – 20 senedir yazılım yapıyorum ve İK’ya projelerimi gönderdiğimde “bilginiz var ama eğitiminiz yok.” cevabı alıyorum. Neden? İşletme mezunuyum. O zaman diyorum ki; siz de IPhone ya da Windows kullanmayın, CEO larının bilgisi var ama eğitimleri yok. Bilgiye verilen değer. Organik Hoşaf’ı söylemiyorum bile.

    – Oğlum özel bir üniversitede can çekişiyor. Okula girmek kolay, çıkmak zor. Makina Mühendisliği okuyor ve 4. senesi, uygulama dersleri yoktu bu 4 senede. Ama mezuniyet törenlerinde hükümetin başındaki kişileri ağırlamasını biliyorlar. Ye kürküm ye…

    Yani Sevgili İdil, bir sor bin ahh işit olayı tam da bu. Biz Amerika’yı 10-15 sene geriden takip ediyoruz zaten. Bir gün anlattığın noktalara gelinecek zaten. %50 içindeyiz durumun. Kendi ülkemde 2.sınıf vatandaş yerine koyulmak konuyor. En azından asıl amacı para olan bir ülkede ben de bu amaç uğruna geçirmeye denerim. Çünkü bilirim ki çalışana her zaman para var. Türkiye’deki gibi İŞKUR ile anlaşma yapıp işe girenleri 3 ayda bir işten çıkartmazlar. Varsın kendi ülkemin kaybolan değerlerini daha fazla görmeyeyim, varsın Amerika’da ikinci sınıf vatandaş olayım.
    Sevgilerimle

  • Sevgili İdil
    Harika bir yazı yazmışsın…Muhteşem tespitlerin var ve öncelikle emeğine sağlık.
    Hem işi gereği gezen hem de turist gibi gezmeyi seven ABD Norveç ve Avusturya Almanya dahil kısa süre de uzun süre de yaşamış yıllardır alman kökenli iskandinav kökenli ve anglosakson kökenli turistleri gezdiren ( naçizane hepsinin dillerini konuşuyorum) bir turist rehberiyim.
    Gözlemlerinin tüm ana kaynağı en basit anlatımıyla endüstri toplumu özellikleri.Kendine göre pek haklı gerekçelerle TR ye dönmüş olman ve burada mutlu olman kendini buraya ait hissediyor olman bu mentalitede yaşamak istemen kadar doğal birşey yok.Ve herşeyden önce bu senin seçimin sen mutluysan kime ne?Tanıdığım gördüğüm bildiğim tüm Türkiye kökenli insanlar gerek Norveçte gerek ABD de Türkiye özlemiyle geçen bir hayat arasında hep aynı şeyleri söylerler:
    -Keşke ülkemizde imkanlar olsaydı da buralara hiç gelmek zorunda kalmasaydık.Hatta bugün bile dönebilseydik. Ancak sanırım sen bu imkanları ve standartlarını sağlayabildiğin için bu kararı vermekte çok zorlanmadın düşüncesindeyim.
    Ne var ki TR nin içinde bulunduğu bugünkü sosyo ekonomik ve politik koşullar insanları o kadar çok zorlamaya başladı ki doğal olarak insanlar senin gibi ABD gibi bir ülkeden neden ve ne için geldiklerini kavrayamıyorlar.Çünkü vatan hasreti çekmemişler çünkü o bahsettiğin yüzeysel insani ilişkileri yaşamamışlar.Çünkü çok sıradan bir arabaya verginin vergisinin vergisinin vergisini veriyorlar.Çünkü TR de adalet aramak Nazım Hikmetin dediği gibi kerhanede bakire aramaya benziyor çünkü yobazlık gericilik had safhada ikiyüzlülük yaşam biçimi olmuş çünkü çünkü..çünkü…
    Bu listeyi olduğunca uzatmak mümkün…
    Esas itibarı ile davulun sesi uzaktan çok hoş geliyor.ABD Avrupa hayali ile yaşayan insanlar her yerin kendine has mentalitesi ve yaşam koşulları ile bedelini ödemek zorunda olduğunun bilincinde değil.
    Nasıl ki TR de yaşamanın bir bedeli varsa oralarda da yaşamanın bir bedeli olması.
    Misal ben Norveçte yaşadım kısa bir süre ve artık o kadar çok bunalmıştım ki bi gece öylesine internette Seksenler dizisini seyrederken bi lahmacun yeme sahneleri vardı içimin yağları erimişti isyan etmiştim orda olduğuma.
    Meseleyi elbette bi lahmacunla anlatmak niyetinde değilim ancak Antalya gibi Allahın lütfu bir doğa deniz dağ tarih dolu bir yerde yaşarken gidip Norveç gibi dünyanın refah seviyesi belki en yüksek en eğitimli en demokrat en huzurlu ülkesinde bile toros dağları rüyama girdiyse bu vatan hasretinin ne demek olduğuna dair bir fikir verebilir.Ve bu istisnasız herkes için geçerlidir.
    Ben Antalyada yaşıyorum norveççe dil eğitimi için kısa süreliğine geldim dediğimde herkesin tek söylediği gözlerinin parladığı aaah ne kadar şanslısın demesiydi..ve gıpta ile bakıyorlardı bana.
    Çünkü o çok uzuuuun kış gecelerinde güneşin sabah 10 da biraz gri renk gözüktüğü öğleden sonra 3 de kaybolduğu bir iklime aralık ayında balkonda zeytinli beyaz peynirli kahvaltı yapılabilen güneşin pırıl pırıl parladığı bir iklimden gelmiştim.
    Söylemeye çalıştığım…elbette ekonomik belli bir standardınız varsa ve TR de iyi bir yerde yaşıyorsanız iyi bir sosyal çevreniz ve imkanlarınız varsa ABD de Beverly Hillsde bile yaşasanız sizi tatmin etmez edemez.
    Çünkü oradaki hayat da öyle sanıldığı gibi böyle bi elin yağda bir elin balda bir hayat değil.İnsan ilişkileri bizden çok farklı çalışma hayatı çok çok farklı.
    TR herşeyiyle bir cennet değil elbet…çok handikapları da var çok zorluklar da var.Ama herkesin önceliği farklı.Standartları ve durumu farklı ve ihtiyaçları farklı o yüzden herkesin farklı farklı öncelikleri var.
    Yıllarca dirsek sürüyüp mühendis olup yıllardır işsiz olan KPSS den KPSS ye koşturan bir gence Antalyada aralık ayında balkonda pırıl pırıl bir güneşte kahvaltı yapmanın kıymetini anlatamazsınız..Adam ekmek bulamıyor ne kahvaltı keyfi?
    Benim oğlum bu yıl üniversiteyi kazandı ve İstanbulda okuyacak.Ailecek ABD Avrupa Asya çok gezdik gezdirdik anne baba olarak çalışan ve üretken bir aileyiz ve çok şükür imkanlarımız vardı.Bize diyor ki zamanında Kanadaya yerleşecekmişsiniz sonra vazgeçeçmişsiniz ne akla hizmet burda kaldınız diyor.Ben master için oraya buraya gideceğim.Oğlum diyoruz…Şu anda bizi anlaman mümkün değil.Sen hep bizle öyle tatlı tatlı gezdin…Hiç oralarda yaşamadın..O yüzden sana herşey böyle tozpembe geliyor.Hele sen bi büyü git oralarda yaşa da bak toros dağları senin de rüyana girecek mi girmeyecek mi göreceğiz.
    Bi de özellikle gitmeni istiyoruz ki tüm eksikliklerine rağmen TR nin aslında ne kadar özel bir ülke olduğunu anlayacaksın zamanla.Sonra kendi tercihini yaparsın orda mı burda mı yaşarsın hayat senin hayatın.
    Amacım çok fazla uzatmak değil…Ama hem esprili hem de anlamı olan bir komik bir yazıyı burada paylaşmak isterim müsaadenizle..Aslında herşeyi çok iyi anlatıyor…

    KANADAYA YERLEŞEN BİR İZMİRLİNİN GÜNLÜĞÜ

    Sevgili Günlük…

    12 Ağustos Kanada’daki yeni evime taşındım. Çok heyecanlıyım.
    Burası çok güzel. Dağların manzarası muhteşem. Onların karlarla kaplı halini görebilmek için sabrımı zorluyorum.

    14 Ekim
    Kanada dünyanın en güzel yeri. Yapraklar kırmızı ve turuncunun tonlarına dönmeye başladı. Bir atla kır gezintisi yaptım ve bir sürü geyik gördüm. Çok güzeller. Yeryüzündeki en güzel hayvanlar. Burası resmen bir cennet. Kanada’yı çok ama çok sevdim.

    11 Kasım
    Geyik avlama sezonu kısa bir süre sonra başlıyormuş. Bu kadar güzel hayvanları öldürmeyi nasıl olur da isterler anlamıyorum. Umarım yakında kar yağışı başlar. Sabırsızlıkla bekliyorum kar yağışını…

    2 Aralık
    Dün gece kar yağdı. Her yerin beyaz bir örtü ile kaplanışını seyretmek için gece saat kurup kalktım.Tıpkı kartpostal gibi. Dışarı çıktık merdivenlerdeki ve garajın önündeki karları kürekle temizledik. Kartopu oynadık (ben kazandım). Kar temizleme makinesi gelince, garajın önündeki karları tekrar temizlemek zorunda kaldık. Yorulduk ama çok eğlendik.

    12 Aralık
    Dün gece biraz daha kar yağdı. Kar temizleme makinesi ile garajın önündeki karları tekrar temizledik. Burayı seviyorum ama kar da bazen sıkıcı oluyor. Yine de, iyi ki gelmişim buraya diyorum.

    19 Aralık
    Dün gece biraz daha kar yağdı. İşe gitmek için garajdan çıkamadım. Burası çok güzel bir yer fakat kürekle kar temizlemekten yoruluyor insan epeyce.

    22 Aralık
    Boktan kar dün gece yine yağdı ! Kürekle kar atmaktan ellerim su topladı, belim tutuldu. Kar temizleme makinesi ben garajın önünü kürekle temizleyene kadar yolun köşesinde gizlendi. Pezevengin evladı !

    25 Aralık
    ..ktiğimin karı yine yağdı. Eğer kar temizleme makinesini kullanan pezevengi elime bir geçireyim, o puştu geberticem. Yollardaki buzu eritmek için neden tuz kullanmıyor acaba ?

    27 Aralık
    Allahın belası kar dün gece yine yağdı. İnanılır gibi değil. Durmaz mı hiç ulan bu ? Kar temizleme makinesinin son gelişinden beri 3 gündür karları kürekle atamadığım için resmen eve hapsoldum. Hiçbir yere gidemiyorum. Hava durumunu sunan spiker bu gece 25 santim daha yağacağını söyledi ! Yuh ! Ana………… yağ bari !

    28 Aralık
    Dün gece kar ” 83 cm ” yağdı, ne 25’i ! Bu kodumunun karı yazdan önce erimez abi. Kar temizleme aracı kara saplandı, hıyar herif benden kürek istedi. Karları temizlerken son kalan küreğimi de kırdı yavşak ! Ben de gittim kafa attım. Burnu yamuldu .. çocuğunun. Mahkemelik olduk…

    4 Ocak
    Nihayet evden çıkabildim. Markete gittim, yiyecek filan aldım. Dönüşte bir geyik arabamın önüne atladı. Arabamda 3000 dolarlık hasar var. Bu pis hayvanların hepsini gebertmek lazım.

    3 Mayıs
    Arabayı şehirde tamirciye götürdüm. Yollara dökülen tuz yüzünden arabamın kaportası çürümüş. “Arabayı atın, yenisini alın” dedi tamirci…

    10 Mayıs
    Türkiye’ye kesin dönüş yaptım. İzmir’e bir daha ayrılmamak üzere yerleştim. S…. Kanada’yı da, karı da, geyikleri de.

  • Yazıyı okurken zihnimde; “ne kadar da çok kelime” diye bir şey belirdi. İnsan kelimelerle düşünürmüş, belki de ondan- bilemiyorum. Bu anlamda sahip olduklarin ve bunu bu kadar! şeffaflıkla dile getirmen beni etkiledi. Fikirlerinin altinda birçok gözlem ve sorgulamanın olduğu çok belli. Nazanteyzeyle temel fark bu belki de:) Yazının sonunda kendimi; yazının başında söylediğin temmennivari cümlelere tamamen inanır buldum. Başarının tanımı zordur derler ama bence bir yazar/blogger için bu bir başarı olabilir.
    Kelimelerin bol olsun demiyorum. Ayak izlerini görebiliyorum çünkü.
    Bir dahaki İzmir seyahatinizde bir şeyler içip (kahve!) sohbet edelim isterim.
    Selamlar.

  • Sosyallik yönünden Türkiye, Amerika’ya bin basar. Bu yüzden Türkiye’ye dönüş kararı aldıysanız birşey diyemem haklısınız. Ancak diğer bahsettiğiniz şeyler çok ıvı zıvı şeyler. Tr’ye dönülmeye değer şeyler değil yani. İş hayatına atılmadan Türkiye’ye dönmenize çok şaşırdım örneğin. Burada iş ortamındaki profesyonelliği ben Türkiye’de görmemiştim. Sadece üniversite okuyup Türkiye’ye dönmeniz bence yanlışmış . Keşke USA’da biraz çalışıp ondan sonra dönüş kararı alsaymışsınız.

  • KORHAN SANA KATILIYOORUM..TÜRKİYEDE İŞSİZLIK HAD SAFHADAYKEN İŞ ARAMANIN SIKINTISI,BENDE SENİN GİBİ TÜRKİYEDE 2.SINIF VATANDAŞ OLMAKTANSA AMERIKADA 2.SINIF VATANDAŞ OLMAYI YEĞLERİM.SENELERDİR İŞ ARADIM ZOR BELA BULDUM.ARTIK KAFAYI YEMEK ÜZEREYDİM..

  • Vay be , yaziya yeni basladim ilk paragraflarinda dayanamayarak yorum yapmak icin atladım … inanilmaz guzel tesbitler , aynen aynen diyerek buradaki yaşamın yavanlıği icinde su gunlerde bir ic cekiş içindeyim… Ustelik daha iki yil oldu , Ne kadar yasayacagim burada , dusunmesi bile korkutucu . Yaziyi bitirince tekrar fikir beyani yapacagim.

  • Sevgili idil , öncelikle bu içten samimi durust yaklasimin icin seni tebrik etmek istiyorum ..objektif bir yazi yazmissin benim kanaatime gore . Bu kisisel paylasimini dikkatle ve detaylica okudum . Soyleyecek cok daha fazla sozun var idil , yaziyi kisa bitirmissin , benim gozlemledigim ve hissettigim senin daha paylasacak daha cok izlenimin olmus , konular arasinda derinliklerden baska konulara ansizin gecmen bende bu izlenimi birakti. Keske daha detayli bir calismayi bizlerle yine paylassan lakin su an sanirim Türkiye de hayat gailesi ile ugrasmaktasin…Ben Amerika ‘ya geleli iki yil oluyor ,,esim bir Amerikan. Iki yilda gozlemledigim paylasabilecegim o kadar cok sey var ki , hangisini objektif bir bakis acisi ile paylasayim diye dusunmek , beni paylasmaktan vazgeciriyor dogrusu . Kalemine saglik , yazinin pek cok yerinde ‘ işte bu ! , hakikaten oyle , ah ki ne ah .. ” dedigim cumle sayisini bilmiyorum. Tabi benim kisisel yasamim dogrultusunda dindar yasami kapsayan bir tarafim var , bu manevi doyumumun Amerika hayatindaki parcasi da apayri bir hikaye olusturur . Zaman ne gosterir bilinmez , fakat , burada yasayip mutlulugu yakalamis tum vatandaslarimiza sonsuz saygilar ..

    Istanbul ,sen bir ömre bedelsin .
    Vatanım ,sen herşeysin , yetimin , yoksulun evisin.
    Anadolu ,sen mutluluğun , sevginin , ailenin ,huzurun kendisisin.
    Yüce Allah, memleketimizi ve bagimsizligimizi sonsuza kadar korusun. Vatanimiza hizmet eden , etmis her kim ise hepsinin ruhlari şad olsun.
    Bana da eninde sonunda yuvama dönmeyi nasip etsin.
    Sevgiler ..

  • Merhaba, öncelikle düşüncenize sağlık, aydınlatıcı bir yazı olmuş. Yazınızı ve yorumların tümünü okuduktan sonra nerede daha mutlu olduğunun kişinin önceliklerine bağlı olduğu şeklinde bir çıkarımım oldu. Hepimizin hayat algısı, beklentileri ve sahip oldukları farklı. Dolayısıyla Türkiye’de kalmak veya Amerikan rüyasının peşinden gitmeye karar vermek tamamen bireysel bir konu. Demek istediğim bunu doğru-yanlış, iyi-kötü şeklinde keskin şekilde nitelendiremiyoruz. Doğaldır ki insanların büyük bir çoğunluğu doğup büyüdükleri ülkede hatta şehirde yaşantılarını sürdürüp, tabiri caizse hayatı bildikleri, öğrendikleri gibi yaşamak ister fakat bunun çoğu zaman ne yazıkki mümkün olmadığını, ülkemizdeki iç göçün ne kadar fazla olduğundan anlayabiliriz. Bu durum “Doğduğun yer değil doyduğun yer” sözünü destekler niteliktedir. Maslow’un ihtiyaç hiyerarşisinde de fizyolojik ihtiyaçlar ilk sırada yer alırken, ait olma ve sevgi ihtiyacı 3. sırada yer almaktadır. İnsanoğlu bu ihtiyaçlarını sırayla karşılamak durumundadır. Dolayısıyla bu ülkede para kazanıp karnını doyuramayan bir kişi için memleketi ve dostları henüz gözünde değildir, çünkü sıra ona gelmemiştir. Türkiye’de ekmek bulamayan kişi X ülkede iş bulup karnını doyurduktan sonra vatanım diye sızlanmaya başlar. Gelgelelim geri döndüğü durumda da tekrar başa saracağını, aynı sıkıntılarla yine karşılaşacağını unutmuş gibidir. Özetle tam olarak maddi ve manevi tatmini elde edip, mutlu olmak çoğu zaman zordur. Bir tarafınızın eksik kalması, zorlanmanız, yadırgamanız doğal fakat gitmek ya da kalmak konusunda kararsız kalan okuyuculara tavsiyem, konuya duygusal değil mantık çerçevesinde yaklaşarak, hayatın gerçeklerini algılayıp kabullenmiş bir zihinle karar vererek yola çıkmaları veya kalmaları yönündedir. Mutlu günler dilerim..

  • Hayat ve geçim her yerde zordur, zengin değilsen. Eğer sen trde bi bok değilsen avrupada veya amerikadada pi poh olmazsın. Türkiyedeki şartlar 80-90 larda çok daha zordu. bir günde paranın değeri toz olup uçan bir ülkeden şimdi cep telefonundan tut ihalar üreten ülkeyiz. Geçmişi unutmayalım kardeşler. Yılık ortalama hane geliri 22-23000usd ( alım gücüne göre) olan ülkeyiz. bazı insanlar düşünüyorki çöpçüler bile amerikada 30 bin dolar kazanıyor… Evet o kadar kazanıyordur ama her şeyde ona göre daha pahalı. Domates in kilosu 5 dolar, örnek. kapitalizm öğle bir sistem ki 30 bin veya büyük şehirlerde 60-70 bin dolar la bile birikim yapamazsın.
    Şunu peşinen söyleyim. Eğer sen istanbulda çalışmak istiyorsan senin işin hazır.
    ABD de yaklaşık 15 yıl kaldım. Ve her yıl yazın buraya geldiğimde İstanbulun ve türkiyenin ne kadar geliştiğine dışardan şahit oldum. 90larda New York a taşınmıştım.
    Yani söylemek istediğim kısacası– aslında bugünkü gençlerin yurt dışında veya memlekette kalma meselesi bir kültür, din, ve prensip TERCİHİDİR … ben kendi memleketimi tercih ettim bu yukardaki hanfendi gibi.

oznur için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir